Drama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Drama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

The Shawshank Redemption

Genre : Drama, Crime
Director : Frank Darabont
Year : 1994

Stephen King'in korku öğeleri içermeyen ender eserlerinden biri olan The Shawshank Redemption sinema sohbetlerinde her daim tartışma konusu olmuştur. Kimileri gelmiş geçmiş en iyi film olduğunu öne sürerken kimileri gelmiş geçmiş en over-rated film olduğunu düşünür. Bu filmin herkes tarafından büyük saygı gören diğer hapishane filmleri The Green Mile ve American History X'ten artıları neler? Oyunculuk bağlamında Tim Robbins'in oynadığı Mystic River veya Morgan Freeman'ın Glory'sinden artıları neler? Anlatım ve directing bağlamında Milos Forman'ın One Flew Over the Cuckoo's Nest'inden ya da Scorsese'nin Dog Day Afternoon'undan artıları neler? Hepsinin cevabı: Yukarıda saydığım tüm filmler bana göre bu filmden daha başarılıydı ancak bu, The Shawshank Redemption'ın iyi bir film olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu film sinemayla pek de sıkı fıkı olmayan kitlenin en iyi filmi olabilir ki zaten IMDb'de de yıllardır ilk sırada. Bu film de tıpkı Fight Club ve The Godfather gibi. The Shawshank Redemption da, The Godfather da, Fight Club da beğendiğim filmler ancak bunları ilk 100'üme sokmam için sinema kültürümü sıfırlayıp çok daha az film izlemeye başlamam gerekli.

Sevdiklerinize yakın olduktan sonra dört tarafı duvarla çevrili her yer eviniz olabilir diyor filmdeki bazı mahkumlar. Bazı ortamlarda değersiz görülen kişiler farklı ortamlarda değer kazanabilir diyenler de var. Bazıları umudun içinizi çürüteceğine inanırken bazıları umudun yaşamak için şart olduğunu düşünüyor. The Shawshank Redemption 140 dakikalık pek de azımsanmayacak süresine ve düşük temposuna rağmen kendini izlettirmeyi başaran bir film. Bunu ağızda güzel bir tat bırakan mizahına, izleyiciyi gerçekten etkilemeyi başaran dramasına ve beklentileri karşılayan iyimserliğine borçlu.

Tüm zamanların en iyi filmi olmasa da izlediğinize pişman olmayacağınız, bana birçok özelliğiyle bayıldığım 70'ler sinemasını hatırlatan oldschool bir drama.

* Casting, Acting : 9
* Script : 9

* Directing, Aura : 8.5
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 8.5


                           8.5

This is England

Genre : Crime, Drama
Director : Shane Meadows
Year : 2006

Dead Man's Shoes’un yönetmeni Shane Meadows’tan bitmek tükenmek bilmeyen savaşları eleştiren, aidiyet ve milliyetçilik üzerine kurulu bir film. 

80’lerin İngiltere’sinde geçen This is England, işçi sınıfının ve bir avuç skinhead’in hayatlarını konu ediyor. Başroldeki Shaun’un gelişen olaylar karşısında değişen hayat görüşü ve Shaun’u eğitmek için yanına alan Combo’nun yaşadığı buhran bu düşük tempolu filmin alt başlıklarıydı. Düşük tempolu dediğime bakmayın gerek sinematografi, gerek diyaloglar bardağın kenarındaki tuz ve limon görevini görüyordu. Tabii bir de film içinde sıkça karşılaştığımız absürtlükler vardı ki bunlar da filmin baştan sona merak uyandırmasını sağlamaktaydı.

Birçok film eleştirmeni tarafından bir şaheser olarak görülen This is England’ın anlatmak istediklerini birçok farklı bakış açısından izleyiciye sunması bir benzeri American History X kadar olmasa da onu dikkat çekici filmler listesine dahil ediyor.

Akla yatkın olmayan birkaç detayı görmezden gelirsek sinema dili, oyuncu performansları ve müzikleriyle This is England izlemekten pişmanlık duymayacağınız bir film.

* Casting, Acting : 7
* Script : 7.5
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 7

                            7.2

Av Mevsimi

Genre : Crime, Drama, Mystery
Director : Yavuz Turgul
Year : 2010

Bay Eşkıya Yavuz Turgul'un son filmi 16 yaşındaki bir kızın katledilmesiyle başlıyor. Hikaye klasik bir katil kim filmi gibi dursa da bu cinayetin araştırılması sırasında cinayet masası polislerinin özel hayatlarında yaşadıkları filmi benzerlerinden az da olsa farklı kılıyor. 

Av Mevsimi'nin güçlü bir cast'ı var. Şener Şen, Cem Yılmaz, Okan Yalabık, Çetin Tekindor ve Melisa Sözen gibi isimleri bir araya getirmek önemli bir başarı. Ancak performanslar isimlerin gücüyle doğru orantıda değildi. Şener Şen ve Okan Yalabık ''idare etti''. İkisinin de daha iyi performanslarına tanık olmuştuk. Çetin Tekindor için yorum yapmayacağım çünkü bu kadar ünlü bir oyuncunun başrol olarak lanse edilmesi ve 1 saat ekranda görülmemesiyle ilgili ne yazsam spoiler'a girer. Bu tercih için inanınılmaz hatalı bir casting diyebilirim. Bunun benzeri hatalı casting'ler korku filmlerinin başrollerinde ünlü kullanımıyla gerçekleşir. Düşük bütçeli bir korkunun başrolüne bir ünlüyü koydunuz mu zaten senaryonun nasıl akacağını da izlemeden ele vermiş olursunuz. Hem filmi hem cast'ı kurtaranlar ise kağıtta zincirin en zayıf halkaları olarak görülen Cem Yılmaz ve Melisa Sözen oldu. Onların güçlü performansları filmi izlenebilir kıldı.

Senaryoda kabul edilemeyecek hatalar vardı. Melisa Sözen'in canlandırdığı karakter Asiye'nin elektrik kesildikten sonra yaşadığı karakter değişimi ancak bir exorcism ile açıklanabilir. Ne buna meyil edildi, ne izleyenin buna hazırlanması sağlandı. Asiye'nin içine bir kötü ruh girdi ve Asiye 2 saatlik filmin 2 dakikası boyunca başka biri olmak zorunda kaldı. Aslında kızın hiçbir suçu yok. Bu kötü ruhun adı Yavuz Turgul. Asiye'nin bahsettiğim sahnesi senaryo bu şekilde devam etmeli diye film içindeki akla mantığa sığmayan 2-3 sahneden biriydi. Bir diğeri Pamuk'un annesinin öylesine muhabbet edilirken 25 saniye içinde kan vermekten bahsetmesi oldu. Ancak ve ancak bu sahne çok daha uzun tutulsaydı bu durum akla mantığa yatkın olabilirdi. Ve tabii yine Türkiye'de asla gerçekleşmeyecek Çetin Tekindor'un son sahnesi var. Lisansta 3. sınıfa giden sinema öğrencilerinin de yazdıkları senaryolar hep bu şekilde sonlanır. İşte bu 3 saçmalık yüzünden fena bir film olmayan Av Mevsimi'ni sevebilmem mümkün olmuyor. Pek derine inmeden her verileni alırsanız güzel bir film gibi gelebilir ancak üzerinde biraz düşününce kabul edilemez bir yapısı olduğunu fark ediyorsunuz. Ayrıca Ferman'ın eşi de Hasan'ın özel hayatı da çok havada bırakıldı. Filmin süresi biraz daha uzun tutulup hepsi bir şekilde bağlantılı hale getirilebilirdi.

* Casting, Acting : 7
* Script : 4.5
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 6.5

                                      6.3

The Wolf of Wall Street

Genre : Drama, Crime, Comedy, Biography
Director : Martin Scorsese
Year : 2013

90'larda sıfırdan zirveye çıkan Jordan Belfort'un hayat hikayesini işleyen Scorsese iplerin yarısını Leonardo Di Caprio'nun elinde bırakmış. 3 saat süren filmde yer almadığı sahne neredeyse olmayan Leonardo'ya birbirinden yetenekli isimler eşlik ediyor. Bunlardan biri de Jonah Hill. Hep söylediğim gibi o, oynadığı her filmi zirveye taşıyabilecek yeteneklere sahip. Bu filmin düşüş kısmında dahi izlenebilmesini sağlayan başlıca faktör de onun performansı oldu.

Sayısız uyuşturucu, sayısız yalan ve sayısız sevişme sahnesi içeren filmin duygusal açıdan izleyiciye herhangi bir şey kattığını düşünmüyorum. Her ne kadar kimsenin öldürülmediği bir kara komedi gibi de dursa drama yanı oldukça zayıftı. Filmde yer alan tüm karakterlerin etik kuralların ve genel ahlakın uzağında kaldığını düşünürsek belki de sorun buydu. Bu filmde izleyici adeta filmin ve Leonardo'nun iyi gün dostu oldu. Yükselirken onunla yükseldik güldük ve eğlendik. Ama düşerken filmde drama'nın d'si, izleyicide empatinin e'si yoktu.

Yapısal olarak fazlasıyla Scarface'i anımsatan bir sıfırdan zirveye biyografisi. Ve tabii unutmadan, Freaks'e yaptığı göndermeden dolayı Scorsese'ye teşekkür ediyorum.

* Casting, Acting : 8
* Script : 7
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 8
* Naked Eye : 8


                          7.7


Vi är bäst! (We are the Best!)

Genre : Drama, Music
Director : Lukas Moodysson
Year : 2013

Kendinizi iyi hissetmenize yol açan filmler listesine bir yenisi daha eklendi. İsveç'in son dönemde yetiştirdiği en önemli yönetmen Lukas Moodysson'dan şaşırtıcı derece iyi bir gençlik filmi. Şaşırtıcı derecede iyi dememin nedeni sonradan ekleneni de sayarsak 3 çocukla bundan daha iyi bir film yapılamazdı. Moodysson'ın karısının elinden çıkan hikaye 12-13 yaşındaki çocukları depresyonda, uyuşturucu batağında ve şiddete maruz kalırken ekranlara taşımak yerine tam da görmek istediğimiz şekilde yansıtıyor.

1982'de Stockholm'de geçen hikayemizin başrolünde ergenliğe yeni yeni adım atan 3 genç kız yer alıyor. Üç kafadarın hayata farklı bakabilmek diye adlandırdıkları punk tarzları diğer insanlar tarafından pek hoş karşılanmasa da bu durum onların hiç umrunda değil. Hiçbir enstrüman çalamamalarına rağmen bir müzik grubu kuruyorlar ve bu sorunu da hiç mi hiç dert etmiyorlar. Çünkü onlar punk olduklarını söyleseler de aşırı tatlılıktan ölmek üzere olan We Are the Best oyuncuları! Özellikle Klara... söylenecek tek şey, mutluluk verdin.

We are the Best; arkadaşlık, ergenlik, kötü müzik ve iyimserlikle dolu bir film. Düşüşe geçen Lukas Moodysson, bu kez belki de en iyi filmiyle karşımızda.

* Casting, Acting : 9
* Script : 8
* Directing, Aura : 8
* Ease of Viewing : 8
* Naked Eye : 8.5


                          8.3


Ett Hål I Mitt Hjärta (A Hole in My Heart)

Genre : Drama
Director : Lukas Moodysson
Year : 2004

Oysaki filmin ilk 30 saniyesi ne kadar normal başlamıştı öyle değil mi sevgili okurum? Bundan önceki 3 filmi arasında en herkese hitap eden filminin 14 yaşındaki lezbiyen çocuğun hayatını konu ettiğini düşünürsek zaten bazı şeylerin bilincinde olarak ekran karşısına oturduğumuzu varsayıyorum. Her 2 yılda bir dozajı biraz daha artıran ve artık kemikleşen bir kitleye sahip olan Moodysson, buna rağmen bu filmle beraber çoğu eleştirmen tarafından yerin dibine sokuldu. Film neredeyse hiçbir ülkede festivaller dışında vizyona giremedi. Tüm sinema sitelerinde yoğun bir şekilde hate aldı, filmi izleyenler tarafından kullanılan puanlar hep 0 ve 1 oldu. A Hole in My Heart'ın Meta skoru 32, IMDB'deki ortalaması ise 45. IMDB kitlesi bu tür filmlerden ne anlar diyebilirsiniz, evet ben de öyle demiştim. Ama bu film, sanata çok daha duyarlı olan Rotten'deki yazarlara göre bile çürük bir %40 alabildi. Hatta benimle ortak zevklere sahip sinefillerden yola çıkan Criticker bile benim muhtemelen bu filme 35 vereceğimi düşünüyor. Peki bu mide bulandıran film bu kadar eleştiriyi hak ediyor mu? Bu biraz sizin algınıza, biraz evrensel algılara bağlı. Bu konuya yazının sonunda tekrar döneceğiz.

Moodysson 4. filmi A Hole in My Heart'ta hayatta pek de mutlu olamamış 4 sorunlu kişiyi aynı çatı altında topluyor. 30 m2'lik bir evde insanlarla ilişki kurmakta güçlük çeken bir genç, gencin babası, babasının arkadaşı ve bir fahişe 90 dakikalık bir performans sergiliyorlar. Kadının yemek almak için dışarı çıkması dışında filmin tamamı bu kadroyla, bu mekanda geçiyor. 


Film boyunca geçmişlerini ve geleceklerini sorgularken anlatımın ve cut'ların garipliği nedeniyle işin içinden kolayca ''deneysel'' denip çıkılabilir ancak durum pek de böyle değil. Birçok deneysel film izledim ve deneysel filmleri (buna La Vie Nouvelle de dahil) çok sevdiğim söylenemez. Bu filme deneysel demek yerine herhangi bir yerde hiç bahsedilmemesine rağmen filmin anlatımında edebiyatta daha çok karşılaştığımız bir teknik kullanılmış, bilinç akışı. A Hole in My Heart'ta izlediğimiz ya da izleyeceğiniz birçok şey bilinç akışı yöntemiyle bizlere sunulmuş. Olmasını düşündüğün ve belki olmasını istediğin ancak gerçekte olmayan olayları hızlı bir kurguyla gerçekle birleştirip bize sunan Moodysson, böylelikle film dilini kolay olmayan ve zihinsel bir boyuta taşımış. Benim film boyunca merak ettiğim ve kendisine sormak istediğim tek soru, bu filmde hiç öylesine çektiği bir sahne ya da yazdığı bir line var mıydı yok muydu?

A Hole in My Heart'ı kesinlikle tok karnına izlememenizi önererek başta bahsettiğim algı kalıplarına ve iğrençlik konusuna geri dönmek istiyorum. Bu filmi iğrenç olarak nitelerken ve hatta belki filmi bile bitirmeden en düşük puanı verirken mutlu olmanın ve gülmenin iyi, üzülmenin ve ağlamanın kötü olarak algılandığı bir dünyada yaşadığınızın farkında mısınız? Bu duruma rağmen neden drama'lar sevilerek izleniyor? Üzülmek de iğrenmek gibi olumsuz algı yaratan bir kelime, bir his değil mi? Bu açıklamadan yola çıkarsak filmle ilgili ilk ayrılış kimilerine göre mide bulandırıcı, azınlıkta olan kesime göre ise hiçbir şekilde mide bulandırıcı değil. Mide bulandırıcı olduğunu düşünenler (ki ben de bu 2. aşamadaki ayrımda yer alıyorum) mide bulandırıcı olan bir filmin kötü bir film olduğu kanısına varmayabilir. Başarılı görmediğimiz bir film ile mide bulandırıcı bir film arasında değer olarak herhangi bir benzerlik bana göre yok. Yani bir film hem mide bulandırıcı hem de başarılı olabilir.
Spasojevic'in Srpski Film'i buna iyi bir örnek. Aynı zamanda bir film hem mide bulandırıcı hem de başarısız olabilir. Buna da bana göre dayanılması çok daha güç filmler olmasına rağmen dayanılması en güç filmler listelerinde hep üst sıralarda yer alan August Underground Mordum'u örnek verebiliriz. Özetle midenizin A Hole in My Heart'ı kabul etmesi pek kolay olmayacak ama yalnızca mideniz yeteri kadar dayanıklı değil diye bu adamın bu filmle anlatmak istediklerini görmezden gelip ya da görmeyip filmi dikkat çekmek için yapılmış bir zırva, bir sapıklık olarak görme hatasına düşmeyin. Bu kadar savunmama rağmen filmi beğendim mi? Hayır, son derece vasat bir film ve hatta belki de Moodysson'ın en kötü filmi. Ancak böyle olması bu filmin 0/5, 1/10 ya da 35/100 olması gerekliliği sonucunu çıkarmaz.

Yasaklamalar yüzünden gişelerden yeterli kazancı sağlayamaması konusunda prodüktörlerin pek dertli olduğunu düşünmüyorum. Zaten filmin tüm maliyeti yenilen pizza ve sosisli olmalı. Ayrıca İskandinavya'daki tüm iyi filmlerde imzası olduğunu fark etmeye başladığım Memfis Film, Moodysson'ın tüm filmlerinde olduğu gibi bu filmin açılışında da karşımıza çıkıyor.
 

Yaşadıkları da iğrenç, hissettikleri de demek yerine yaşadıklarından dolayı hissettikleri iğrenç olan karakterleriyle, porno filmleri ve erkeklerin kadın bedeni üzerindeki zihinsel doyumlarını eleştiren bir film.

* Casting, Acting : 6
* Script : 6.5
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 5.5
* Naked Eye : 6.5


                           6.3


Lilja 4-ever

Genre : Drama
Director : Lukas Moodysson
Year : 2002

Lilja Forever yalnızca Moodysson'ın değil sinema tarihinin de en can sıkıcı filmlerinden bir tanesi. Cast'ta tamamen amatörlerden oluşan bir avuç gence şans verilmiş. Bunlardan başrol olanı Lilja rolündeki Oksana Akinsjina film çevrildiğinde henüz 15 yaşında olmasına rağmen yaşından çok daha büyük bir performans sergilemiş. Eski Sovyetler Birliği'nde geçen film, hayatın ne kadar acımasız olabileceğini yalnızca gözümüzün önüne sermeyip, gözümüze sokup, gözümüzü yuvalarından çıkarma yolunu tercih ediyor.

İyi şeyler hemen olur derdi ya Oğuz Atay, filmi izlerken hep bu söz geldi aklıma. Annesinin onu terk etmesiyle başlayan hikaye sürekli bir hayalin peşinden koşan ve asla umudunu yitirmeyen bir kızın hayatını anlatıyor. Film, birden fazla yaralıyıcı sahneye sahip olsa da beni en çok etkileyeni bere almak için mağazada bulunduğu sahneydi. Lilja'nın çevresindeki kadınlara bakışını özellikle vurgulayan Moodysson bana göre filmin en ağır balyozunu burada indirdi.

Herhangi bir film geçmişi olmayan Oksana Akinsjina 2001 yılında cast ajansları tarafından keşfedilmeseydi gerçekte de filmde canlandırdığı karakter gibi bir hayatı olabilirdi. Evet, bunun bilincinde olmak bile rahatsız edici.

Lukas Moodysson bu sefer hiçbir şekilde gülümsetmemeyi tercih etmiş. Lilja 4-ever'la birçok kez yüreğinize tecavüz ediyor.

* Casting, Acting : 8.5
* Script : 7.5
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 8
* Naked Eye : 7.5


                            7.8


Tillsammans (Together)

Genre : Drama, Romance, Comedy
Director : Lukas Moodysson
Year : 2000

Yönetmenin diğer filmleri Fucking Åmål ve We are the Best kadar olmasa da Together da kendinizi iyi hissetmenize yol açıyor. Bir Moodysson klasiği olarak yine ergenler kadrodaki yerini almış. Diğer filmlerinden farklı olarak ergenleri aileler, eski aileler, aile olmayan çiftler, çift olmak isteyen yalnızlar ve yalnız kalmak isteyen çiftler tamamlıyor.

Komün hayatı yaşayan sol görüşlü insanlar arasında eski karı-kocalar, gay ve lezbiyenler ve hatta cinsiyet değiştirenler bile mevcut. Birçok şeyi İsveç'in rahatlığına ve 70'lere bağlıyabiliriz. Çünkü 25-40 yaş arası 10 kişinin sürekli aynı çatı altında yaşaması pek görülmüş şey değil. Ülkemizde biz bu duruma daha çok TV programlarında tanık oluyoruz.

Together Moodysson'ın en sıradışı filmi olmasa da bana göre en absürt filmi olma özelliğini taşıyor. Karakterlerini senaryo içinde sağdan sola ve yukarıdan aşağıya sallarken size sadece ''Yok artık!'' demek düşüyor. Bu kadar kalabalığa rağmen karakter gelişimleri ve senaryodaki bağlantı o kadar yerinde ki yapılan onca absürtlük size bir zaman sonra olağan gelmeye başlıyor.

Genel sinema izleyicisine göre pek uygun olmayan Moodysson'ın 2. filmi Together; hoşgörü, affetmek, değişmek, yeni deneyimler ve aile bağları üzerine kurulu.

* Casting, Acting : 6.5
* Script : 7.5
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 6
* Naked Eye : 6


                            6.5

X - Fucking Åmål

Genre : Drama, Romance, Comedy
Director : Lukas Moodysson
Year : 1998

Lukas Moodysson'ın ilk uzun metrajlı filmi Fucking Åmål daha sonra Show Me Love diye anılmaya başlandı. Aynı zamanda filmin kapanış şarkısı da olan Show me Love bu film için daha yerinde bir isim olabilirmiş, evet. Ancak ben, farklı duran orijinal adını kullanmayı ve onu bu adla hatırlamayı tercih ediyorum. Title'daki Åmål İsveç'in batısında Norveç sınırında olan bir şehrin adı. Hikayemiz de bu şehirde geçiyor. Filmde Åmål'dan fazlasıyla nefret eden Elin dışında başroldeki Agnes de Åmål yerine daha büyük bir şehirde yaşasaydı belki de Elin'in söylediği gibi daha rahat edebilir ve daha mutlu olurdu. Yani filmin iki başrolünün de Åmål'ı sevdiğini söyleyemeyiz. Bu duruma rağmen title'daki kötü sözün büyük etkisiyle kafası fazlasıyla karışık Elin'e ve filmin genel yapısına uygun olan Show Me Love adı kullanılmaya başlandı.

Son derece akıcı filmler yapan Moodysson bu filmde de aslında hiç umrumda bile olmayacak bir hikayeyi bana satmayı başarabildi. Fucking Åmål kendi cinsinden birine aşık olan bir ergenin hikayesi. Normal şartlarda asla ilgimi çekmeyecek bu konuyu bazen yüzümde bir gülümseme ile bazen surat asarak ilerleyen dakikalarda ne olacağını merak ede ede izledim. Moodysson gerçekten Avrupa'nın en iyilerinden biri olabilir. Bizi o yaşlarımıza, o ortamlara ve hatta doğrudan hikayeye sokmayı bir kez daha başardı.(kronolojik olarak ilk kez)

O yaştaki insanların hissettiklerini bana göre doğru bir şekilde belgelediği ve fazlasıyla başarılı diyaloglar içerdiği için her ne kadar basit de olsa senaryo, benden geçer puan almayı başardı. Lukas Moodysson'ın diyaloglardaki başarısı günümüze kadar yaptığı filmlerin hepsinde sürüyor. Bunu kendi de yeterli gördüğü için olacak ki ilerki yıllarda kendi yazdıklarını çekmeye devam etti.
Moodysson'dan Fucking Åmål, ergenlerin dünyasına keyifli bir bakış açısı.

* Casting, Acting : 7
* Script : 7
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 7.5


                           7.3


The Babadook

Genre : Horror, Thriller, Drama
Director : Jennifer Kent
Year : 2014

The Babadook'u horror genre'sına sığdırmaya çalışmak hem filme hem türe karşı haksızlık olur. Bu film alıştığınız korku filmlerinden biraz daha farklı. Korku filmlerinin olmazsa olmaz detaylarının birçoğu yok ya da yeterli seviyede değil. Ama istediğiniz The Shining gibi dozu yükselen bir gerilime sahip sinematografisi ile dikkat çeken bir film ise The Babadook tam size göre.

Başroldeki Essie Davis filmi belirli bir seviyenin üstüne taşımayı başarmış. Fiziksel görünüşü, mimikleri ve tavırlarıyla bana Requiem for a Dream'deki Ellen Burstyn'i anımsattı. Elbette bir Ellen Burstyn olmak her baba yiğidin harcı değil ama bir korku filminde bu kadar dikkat çekici bir performans sergilediği için Essie Davis'i de kutlamak gerekiyor. Filmin başlarında ölse de kurtulsak dediğimiz oğlu Samuel de iyiydi. İzleyeni bu kadar rahatsız edebiliyorsa çocuk da görevini layıkıyla yapmış demektir. Onun bu filmdeki şansızlığı annesinin zirve yapması oldu.

Jennifer Kent yazdığı senaryoyla fikri izleyiciye bırakmış. Aslında tam olarak her şey ortada ama %1'lik de olsa bırakılan pay bazı izleyicilerin kafasında soru işaretleri bırakabilir. Hoşuma giden kısmı elbette metafor kullanımı oldu. Hoşuma gitmeyen ise bazı senaryolardaki zorlama yazarlık bu senaryoda da var. Susamışsan su içersin ama hikayenin devamını bağlamak için o karaktere su içtirilmiyorsa bu biraz akış için zorunluluk metodu oluyor ve bana rahatsızlık veriyor. Gerekirse filmin yarısından çoğu değiştirilmeli ve karakterlerin gerçekleştirdiği ''akla yatkın olmayan tercihler'' filmden kaldırılmalı. Yönetmenliğini senaristliğinden daha çok beğendim. Yarattığı atmosfer fazlasıyla iyiydi. Farklı açıları ve ışık kullanımıyla her geçen dakika bizleri daha da çok gerdi.

İlk uzun metrajıyla karşımıza çıkan Avustralyalı Jennifer Kent için iyi bir debut.

ps: Böyle bir senaryonun title'ında anagram kullanmak kimsenin aklına gelmezdi. Filmin title'ında anagram kullanmasından dolayı Jennifer Kent'i tebrik ediyor, aslında 7 olan naked eye puanını 1/2 puan yükseltiyorum.

* Casting, Acting : 7.5
* Script : 6.5
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 7.5

                              7.1

X - Frank

Genre : Drama, Comedy, Music
Director : Lenny Abrahamson
Year : 2014

Her zaman olduğu gibi film hakkında hiçbir şey bilmeden ekran karşısına oturdum. Ne yazık ki yönetmen Lenny Abrahamson'un daha önce hiçbir filmini izlemedim ve adını ilk kez bu film sayesinde duydum. Burada ne yazık ki dememin nedeni Frank bir harika dostum! Kolayca ele yüze bulaşabilecek bir film olsa da Abrahamson bu projeden alnının akıyla çıkmayı başarmış.

Planet of the Apes'te Serkis'in modellemeli oyunculuğundan sonra Frank'de yüzü ve mimikleri olmadan yalnızca vücut dili, sesi ve şarkılarıyla usta işi bir oyunculuk ortaya koyan Fassbender'i tebrik ediyorum. Kendisi 12 Years a Slave'de de dikkat çekici bir performans sergilemişti. Fassbender dışında başrolden daha çok dikkat çeken isim hiç şüphesiz dişi Gyllenhaal'du. Yaratılan bu iki karakter de, ve onlar için ortaya konulan oyunculuklar da filmi sürekli merak edilir kıldı.

Ünlü bir müzisyen olma hayaliyle isminin nasıl telafuz edildiği bile bilinmeyen avangart bir gruba dahil bir klavyecinin, psikolojik sorunlar yaşayan bir sanatçının ve sinemanın en havalı kadın karakterlerinden biri olan Clara'nın hikayesi. Bu absürt hikaye fazlasıyla karanlık, içten ve şaşırtıcı derecede komik. Farklı olmak isteyen ve bunu başaran bir melodram.

* Casting, Acting : 8
* Script : 8
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 9
* Naked Eye : 8.5

                                 8.2

Original Sin

Genre : Drama, Mystery, Romance
Director : Michael Cristofer
Year : 2001

Pulitzer ödüllü oyun yazarı Michael Cristofer'dan şehvetin nelere yol açabileceğini anlatmak isteyen ama bunu doğru şekilde aktaramayan bir sinema filmi denemesi.

Yönetmen adayımız Michael Cristofer sinemaya atıldığı için o kadar heyecanlanmış olacak ki kullandığı iki garip teknikle kafamı karıştırmayı başardı. Bunlardan ilki son derece yanlış yerlerde kullanılan slow motion'lardı. Sinemada en doğru şekilde olan slow motion kullanımı o anın geçmek bilmezliğini aktarmak için olanıdır. Bunun dışında devinimi yüksek sahnelerde gerilimi yükseltmek için de kullanıldığı sıkça görülür. Banderas sağa sola bakarken neden slow motion kullanıldığını gerçekten anlamadım. Bunun dışında bir de dudak fetişizmin izleyicinin gözüne sokulması sorunu vardı. Çatışma sahnesinden çıkışta da dans sahnesi bitince de insanlar uyanınca da Angelina Jolie'nin dudaklarına yakın çekim girme gereği hissedilmiş. Diyalog'ların kalitesizliğinin de etkisiyle ister istemez izleyicinin gözü Jolie'nin dudaklarına kayıyor. Ve şunu dile getirmeliyim ki bence Angelina Jolie'nin dudakları filmin en başarılısıydı. Asıl adam olan Banderas o kadar silik kalmış ki 1.5 saat boyunca neden bir figüranı ekranda tutmuşlar hissine kapılabilirsiniz. Banderas'tan rol bile çalmayı başaran dudaklara herkes saygı duymalı.

İlk yarısı neden ve nasıl sorularını sormanıza yol açan senaryonun ikinci yarısı izleyicide alışkanlık yaratmış olacak ki tüm mantıksızlıklar normal gelmeye başlıyor. Aşk ve şehvet için Uganda'dan Cuba'ya oradan Fas'a Japonya'ya giden kahve zinciri sahibi ve yarım yamalak da olsa bünyesinde farklı kişilikler barındıran bir kadın ve onun oyuncu aşkı. Bu kadar akla yatkınlıktan uzak ve bu kadar bol twist'e sahip olmasına rağmen bu kadar tahmin edilebilir bir senaryo yazmak yetenek ister.

Original Sin'in elle tutulabilir tek yanı olan oyunculuk (sahne sanatçılığı) kısmı biraz daha filmde yer bulabilseymiş ve Banderas yerine başka gençlere rol verilip yönetmen değişseymiş belki producer bunun yarısı kadar zarar edebilirmiş. Film bu haliyle izleyici için yalnızca kayıp bir 90 dakikayı ifade ediyor.

* Casting, Acting : 4
* Script : 4
* Directing, Aura : 4
* Ease of Viewing : 3.5
* Naked Eye : 4


                              3.9


You Don't Know Jack

Genre : Biography, Drama
Director : Barry Levinson
Year : 2010

90'larda Amerika'yı ikiye bölen Ermeni asıllı patolog Kevorkian'a göre herkes onurlu bir ölümü hak eder. Günümüzde de hala önemli bir tartışma konusu olan ötanazi ve hekim destekli ölüm ile ilgili bir biyografi.
İsviçre ve ABD'nin bazı eyaletlerinde serbest olan ötanazinin en büyük savunucusu Kevorkian'ı ünlü aktör Al Pacino canlandırıyor. 
 
Bir film ya da bir kitap sizi daha da acıktırıyor ve araştırmaya yöneltiyorsa sanatsal açıdan olmasa da bilimsel açıdan değeri vardır. Sinema salonlarında gösterim fırsatı bulamayan ama HBO'da herhangi bir kesintiye uğramadan yayınlanan You Don't Know Jack de böyle bir film. Kevorkian yani nam-ı diğer Dr. Ölüm tam 130 kişinin hayatlarına son vermelerine yardımcı olmuş.
Kevorkian destekçilerine göre bilinci kapalı bir insanın ölüm kararını bir yakını verebiliyorken bilinci açık bir insanın ölüm kararını kendisinin bile veremiyor olması adil değil. Film Kevorkian'ın biyografisi olduğu için açıkça belli olan tek taraflı anlatım beni rahatsız etmedi. Zaten bana göre de düzelme şansı olmayan belirli hastalıklardan dolayı yoğun acı çekenlere bir hekimin ölümü getirecek ekipmanları sunması yasalarca engellenmemeli. Herkesin her konuda her şeyi yapma hakkı diğer kişilerin özgürlük ve haklarını ihlal etmedikçe hoş görülmeli, psikolojik açıdan büyük bir buhran içinde olunmayan ancak fizyolojik açıdan çekilen acıların cehennem azabı olarak nitelenebileceği durumlarda ötanazi bir hak olarak tanımlanmalıdır.
 

* Casting, Acting : 7.5
* Script : 7
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 6.5


                             6.9


Kelebeğin Rüyası

Genre : Drama, Biography, History
Director : Yılmaz Erdoğan
Year : 2013

Muzaffer Uslu ve Rüştü Onur adlı iki şairin hayat hikayelerine Behçet Necatigil eşlik ediyor. 2. Dünya Savaşı döneminde Zonguldak'ta geçen film, bol dize ve bol öksürük üzerine kurulu.

Kelebeğin rüyası bir drama ama alışık olduğumuz dramalar gibi düşük bir temposu yok. Bunun nedeni bol diyalog kullanılması. Diyalog olmayan yerlerde ise şiirler filmin akıcılığını korumasını sağlıyor. Anadolu'da geçen dönem filmlerinden vazgeçmeyen filmin yönetmeni ve senaristi Yılmaz Erdoğan cast'taki de en iyi isimdi. Sürekli madene inmek isteyen ''şiir yazılası kız'' dışında oyunculuğuyla filmi baltalayan kimse yoktu.

Türk dizileri temalarında yerelliğin ve silahların etkisi kadar Türk Sineması temaları da hastalıklar ve ölümlerden etkilenmiş durumda. Peki, Türk Sineması için hastalık ve silah içermeyen senaryolar yazabilecek yazarlar yok mu bu ülkede?

* Casting, Acting : 6
* Script : 5.5
* Directing, Aura : 6
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 6


                           6.2


The Hurricane

Genre : Drama, Biography, Sport
Director : Norman Jewison
Year : 1999

Dünya orta siklet boks şampiyonu Rubin Carter'ın sıradışı hayatını anlatan film; ırkçılık, spor ve adalet üçgeninin ortasında yer alıyor.

90'larda sinemada zirvede olan Denzel Washington 60'larda ring'lerde kendisi gibi zirvede olan Rubin Carter'ı başarıyla canlandırmış. İşlemediği bir suçtan dolayı 22 yıl hapis yatan Hurricane'in hayat hikayesi eğer bu filmde anlatıldığı gibiyse elbette buna üzülüp sinirlenmemek mümkün değil. Yalnızca koyu bir tene sahip olduğu için özgürlüğü elinden alınan adamın hapishanede yaşadıkları yine kendi kitabı 16. Raund ve Lazaruz and Hurricane'de kağıda dökülmüş. Elinizde böyle bir malzeme varken bunu kötü bir şekilde senaryolaştırmak da pek mümkün değil.

İlgi çekici olaylarla dolu bir biyografi olan The Hurricane'in yönetmen koltuğunda bir türlü Oscar alamayan Norman Jewison oturuyor. Tercih ettiği doğrusal olmayan kurgu 70'lerin temposunda ilerleyen bu old-fashioned filme az da olsa hareket kazandırabilmiş, bravo.

Hapishane yıllarında Muhammad Ali ve Bob Dylan gibi ünlü isimlerin de yer aldığı hatrı sayılır bir destekçi kitlesine sahip olan Rubin ''Hurricane'' Carter'ın gerçekten katil olduğunu iddia edenler kadar filmde bazı detayların çarpıtıldığını öne süren kişiler de var. Bu kişiler filmi yaratan ekibi eleştiri oklarıyla hedef almış. Örneğin filmde şikeli maç olarak izleyiciye sunulan Rubin Carter - Joey Giardello maçı için sonraki yıllarda Rubin Carter ''Giardello hak ettiği bir galibiyet aldı.'' açıklamasını yaptı. Ayrıca yönetmen Norman Jewison filmin DVD'sinde Giardello'dan özür diledi.

The Hurricane'i ırkçılık, Amerikan tarihi veya yargı sistemiyle ile ilgili örnekler arayanlar mutlaka izlemeli. İyi bir biyografi, iyi bir kaynak.

* Casting, Acting : 7.5
* Script : 7
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 7.5


                             7.3


Gone Girl

Genre : Drama, Mystery, Thriller
Director : David Fincher
Year : 2014

Hikaye biraz klişe olsa da bilindik şeyleri bilinmedik yollarla anlatmak farklılıktır. Eski filmlerine bakarsak bu filmde de bazı fincherlıklar görebilmemiz mümkün ama Gone Girl için en kısa tanım sanırım: Yumuşatılmış Fincher.

Belirli bir açıdan bakarsak yönetim ve teknik kararları nedeniyle David Fincher'ın muhtemelen en zayıf filmi olabilir. TV programları, hayranlar ve hatta selfie'lerin böyle bir filmde bu şekilde yer alması filmin harika bir film olamamasını daha pre-production aşamasındayken garanti etmiş. Ancak bir diğer açı da, kendi kendimize günümüzde best-seller olan bir kitabın ne kadar sanatsal olabileceği sorusunu sorabilmek üzerine kurulu olabilir. Fincher'dan beklediğim kadar karanlık olsaydı zaten best-seller olamazdı. Ya kitaba daha çok müdahale etmeliydi ya da kitapta olduğu gibi toplumla kalmalıydı. İki görüşü birleştirirsek Fincher yaratmayı sevdiği atmosferik dünyaya ve bunu yaparken kullandığı iyi kurgusuna Gillian Flynn'in dünya insanları tarafından kolay anlaşılan ve çokça sevilen kitabını yerleştirdi. Ya da vice-versa. Sonucunda çıkan şey ise 80'lerde ve 90'larda sıkça karşılaştığımız Drama-Thriller türü filmlere benzemiş. Film isimleri vermem biraz spoiler'a girebileceğinden siz Glenn Close veya Nicole Kidman'ın karakterlerine Sharon Stone tavırları ekleyerek bazı anımsamalar gerçekleştirebilirsiniz. Özellikle son dönemde oyunculuğunu beğendiğim filmin Michael Douglas'ı olan Ben Affleck'i ise Gone Girl'de pek beğenemedim. Daha önce hiçbir iyi performansına tanık olmadığım Rosamund Pike'ı ise çok beğendim ki muhtemelen bu filmdeki performansıyla birçok ödül kazanır.

Özetle tıpkı filmde olduğu gibi senaryo da yönetim de oyunculuk da çift taraflıydı. Bir tarafı yazı bir tarafı tura olan filmde turayı seçtim ve tura biraz daha fazla geldi.

* Casting, Acting : 8
* Script : 8
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 8.5
* Naked Eye : 7.5


                            8.0


Under the Skin

Genre : Drama, Thriller, Sci-Fi
Director : Jonathan Glazer
Year : 2013

Birinin sinema filmi birinin fotoğrafçılık olduğunu düşünürsek benzer tempolarından dolayı Tree of Life gibi bir filmle bu filmi kıyaslamak fotoğrafçılığa övgü, sinemaya ise büyük bir hakarettir.

Glazer'ın filmde bize sunduğuyla farklı bir konumlandırma istediği apaçık. Başlarda kişisel tatmin filmi gibi gelen Under the Skin bilinçaltından kendine bir yol bulup saykodelik tavırlarla ilerliyor. Dakikalar ilerledikçe geçtiği yollarda minik ipuçları bırakıyor. Bu minik ipuçlarını takip etme isteğinizin nedenlerinden biri sizi gerçekten bir yere götürebilme ihtimali. Diğer bir neden ise filmin akıl almaz müziği. Hiçbir şey için olmasa bile müziği için izlenebilecek bir film. Bu nedenle film bittikten sonra kendinizi original score'u tekrar dinlerken bulursanız lütfen garipsemeyin. Emin olun ''bu dünyada'' yalnız değilsiniz.

İlk bir saati hiçbir yere bağlanamayan Under the Skin'i bu zaman zarfında sinematografi, müzik ve Scarlett götürüyor. Pasta sahnesinden sonra gelişen her olayda ise önceden herhangi bir anlamı bulunmayan imgeler bile anlam kazanmaya başlıyor. Önceden herhangi bir anlamı bulunmayan diyorum çünkü bu filmi izlemeden önce afişteki yıldızlara ya da filmin trailer'larına bakmadım. Her zaman dile getirdiğim gibi film posteri ve trailer gibi detayları mümkün olduğunca görmezden gelin. Bunlar sanatın ticari boyutudur. Sanat ticaret değildir. Sanat başlar ve 90 dakika sürer. Spoiler vermek istemiyorum ancak keşke filmin afişinde herhangi bir yıldız kullanılmasaymış. Evet, belki filmde anlatılmak istenen benim anlamak istediğimle aynı değil. Durum böyleyse bile kitabın yazarı, uyarlayan, senaryolaştıran her kim varsa farkında olup ya da farkında olmadan en metaforik hikayelerden birini anlatmış. Hatta belki de dış görünümün ve ne kadar yüzeysel olduğumuzun altını birkaç kere çizmek istemiş.

Under the Skin'in dikkat çeken tarafları olan ucu kısmen açık senaryosu, müzikleri ve sinematografisine rağmen bilinmezlerle donatılmış çözümleme isteyen bu gibi filmlerin beni yormasını isterim. Under the Skin beni hiç yormadı. Ancak tam bilinmez bölümün gereğinden fazla uzun tutulması filmin aşırı dibe inmesine ve sıkıcı gözükmesine neden oldu. Bu kadar dibe inmiş bir filmin de en tepeye çıkması pek mümkün değil.

İster Tarkovsky ister Lynch'e benzetin.
Ama bu aşırı belirsiz filmi bize 100 dakika boyunca izletmeyi başaran adamlara lütfen saygı duyun. Uzun süre sonra Glazer gibi sinemacıları görmek çok güzel. Indie'lerin realist, komedilerin absürt, gerilimlerin bilinmez olduğu dünyayı seviyorum.

* Casting, Acting : 7.5
* Script : 7.5
* Directing, Aura : 9
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 9


                            8.0

Footloose

Genre : Comedy, Music, Drama
Director : Craig Brewer
Year : 2011

Kevin Bacon'ın başrolünde olduğu 84'teki orijinal Footloose'a sadık kalan günümüzün Footloose'u yalnızca biraz daha güneyleştirilmiş. Yapmak istenilen yalnızca güneyleştirmek değil güncellemek de olsa günümüzde dans etmenin ve müzik dinlemenin yasak olduğu yerler olduğuna inanmıyorum. Godfather'ı çeken kişi Godfather 4 yerine Godfather 1.1'i yapıyorsa script'te de bir hayli değişime gitmek zorundadır çünkü 30-40 yıl öncesiyle 2011 ya da 2014 bir değil, bir olamaz. 


Gerek diyalog'lar gerek filmin temel yapısı bana 80'leri hatırlattı. Zamana uyum sorunu yaşayan film ayrıca tren sahnesi, öpüşme sahneleri ve karakter gelişimi gibi sorunları bünyesinde barındırıyor. Çocuğun ablasını bile hatırlamakta güçlük çekebilirsiniz. Hatta belki de bahsettiğim kişi çocuğun yengesidir. Evinde kaldığı kişiyi toplam 2 kere görüyorsunuz. Hiçbir karakterin neyi sevip neyi sevmediğini öğrenmeden 1.5 saati tamamlıyorsunuz. Öğrenebildiğiniz en net şey 3 yıl önce gerçekleşmiş ve 5 kişinin ölümüyle sonuçlanmış kaza sonrası gelen yasaklar ve bu yasakları aşmaya çalışan gençler.

Kötü line'ları ve anlam veremediğim aksan problemleri ile Footloose'un remake'i fazlasıyla silik bir film. Siz yine orijinalinden şaşmayın.


* Casting, Acting : 5
* Script : 4
* Directing, Aura : 5
* Ease of Viewing : 5.5
* Naked Eye : 5


                             4.9


Ali

Genre : Sport, Drama, Biography
Director : Michael Mann
Year : 2001

Bu kadar iyi bir malzemeyi nasıl bu kadar kötü sonuçlandırırsının cevabını almak istiyorsanız Michael Mann'in Ali'sine bir göz atın. Belgesel görüntülerini alıp birebir kullanmak pek sinemacılık olmasa gerek. Filmle ilgili yalnızca Will Smith'in Ali'yi birebir canlandırması, casting ve make-up department benden artı puan almayı başardı.

Dünyanın en ünlü sporcusunun tartışılan hayat hikayesi sinema tarihinde ilk kez kurgusal olarak Michael Mann ve ekibi tarafından işlendi. Bu film, yalnızca belirli gruplardan bile muhteşem kar getirebilecekken yapımcıların zarar etmesiyle sonuçlandı. Buna rağmen günümüzde zevksiz ve/veya az film izleyen eleştirmenler tarafından en iyi boks hatta en iyi spor filmi olarak yorumlanıyor. Aynı dönemde çekilen bir başka kurgusal boks filmi The Hurricane'in bile Ali'den birkaç gömlek üstün olduğunu söyleyebilirim.

Muhammed Ali'nin hayatıyla ilgili pek bir şey bilmeyen birisi bu film sonunda Ali'nin pek de düzgün bir insan olmadığını düşünebilir. Mann'in ortaya koyduğu tatlı su müslümanlığı ve poligamik karakter dışında Ali'nin ring'den ayrı kaldığı yıllarda neler yaşadığını ve iç dünyasını koskoca 2.5 saatlik filmde 5 dakika olarak bizlere sunulmuş. Kalan sürede ise Will Smith'in berbat dövüş sahneleri var. Sayısız boks karşılaşması (Ali'nin maçları da dahil) ve sayısız boks filmi izledim ama bu filmdeki kadar kötü boks yapan boksörlere ve oyunculara tanık olmadım. Bu film yerine orijinal görüntülerle donanmış bir Muhammed Ali belgeseli olan When We Were Kings'i izleyebilirsiniz.

Son zamanlarda tanık olduğum en kötü film başlangıcına sahip, tahammül edilemez blues şarkılarla dolu ve filmde aktardığına göre beyazlara olan nefretinden dolayı müslümanlığı seçen siyahların özgürlüğü, müslümanların gururu ve fakirlerin umudu olan adam, Muhammed Ali'nin hayat hikayesi.

* Casting, Acting : 6.5
* Script : 4
* Directing, Aura : 4.5
* Ease of Viewing : 3
* Naked Eye : 4.5


                            4.5


Rocky VI (Rocky Balboa)

Genre : Sport, Drama
Director : Sylvester Stallone
Year : 2006

İster inanın ister inanmayın ama 60'lık Rocky Dede ring'lere geri dönüyor. Bu sefer gerçekten son kez olduğu iddia edilen film Rocky efsanesinin 30. yılında izleyiciyle buluştu. Hem kurgusal dünyada hem gerçek dünyada en sevilen karakterlerden biri olması bunun bahanesi olarak gösterilebilir. Ve tabii içindeki canavar... Kendi diyaloglarında geçen ''Fighters fight'' cümlesiyle bu atsan atılmaz satsan satılmaz filmi özetleyebiliriz.  

Kendisi için bir el freni olan karısı Adrian'ın hayatta olmadığı düşünülürse Stallone, 80 yaşında da ekranlara Rocky olarak geri dönebileceği bir senaryo üretebilir. Umarım bu filmde olduğu gibi ring içinde değil de ring kenarında yer alır. Tıpkı Rocky 5'da yaptığı gibi. Bunların dışında 2026 senesinde Rocky Balboa'nın işe yaramayan oğlunun oğlunu yani torununu da görebiliriz çünkü Rocky'nin 50. yılı olacak.

 
Rocky Balboa her zaman bir sporcudan ve şampiyondan daha ötesi olmuştur ve tıpkı 1913'te golfte dünya şampiyonu olan amatör delikanlı Francis Ouimet'nin biyografisi The Greatest Game Ever Played adlı filmde olduğu gibi, spor filmlerinde underdog hikayeleri her zaman tutar.

* Casting, Acting : 5
* Script : 5
* Directing, Aura : 5.5
* Ease of Viewing : 5.5
* Naked Eye : 5.5


                             5.3