Genre : Horror
Director : Kimberly Peirce
Year : 2013
Tüm zamanların en iyi korku filmlerinden biri olan Carrie yıllar sonra tozlu raflardan çıkıp salonlara geri döndü. Bir prequel ya da bir sequel beklerken ruhu tavan olan bir filmin remake'i ile karşılaşmak tüm sinema severleri üzmüş olmalı. De Palma'nın Carrie'sinde filmin en zayıf halkası filmin çıkış noktası olan Stephen King ve senaristti. Varın siz düşünün Kimberly Peirce'ın nasıl zor bir işe giriştiğini.
Gelişen bilgisayar teknolojisi nedeniyle bu filmdeki özel efektlerin orijinalinden daha iyi olduğu su götürmez bir gerçek ancak 2013 yılında çekilen bir filmin bundan çok daha iyi efektlere sahip olması gerekirdi. 40 yıl sonra sahne-sahne yapılan bir remake'in de De Palma'nın Carrie'sini yalnızca efektler konusunda geçmesi filmin anlamsız ve yalnızca ticari kaygılarla çekildiğinin bir başka kanıtı.
Sissy Spacek ve Piper Laurie ikilisini izleyerek korku filminde nasıl oyunculuk yapılır dersine giriş yapabilirsiniz. İki unutulmaz performansı tekrar sahneleyebilmek için seçilen iki isim de kağıtta çok güçlü dursa da orijinal filmdeki Spacek-Laurie ikilisi o kadar iyiydi ki Chloe Grace Moretz ve Julianne Moore önceki filmin duo'su altında ezildi. Yönetmen Kimberly Peirce ise De Palma'nın filmindeki tüm gerilimi ve atmosferi yok etmeyi başarmış, tebrikler.
Biz tüm bu geçen yıllara rağmen bu eseri Stephen King'in ya da Kimberly Peirce'ın değil, De Palma'nın Carrie'si olarak hatırlamayı sürdürelim.
* Casting, Acting : 6
* Script : 5
* Directing, Aura : 4.5
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 5.5
5.5
2010s etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2010s etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
A Million Ways to Die in West
Genre : Comedy, WesternDirector : Seth MacFarlane
Year : 2014
Oyuncak ayı olarak söylediğin şeyleri insan olarak söyleyemezsin demişler. İşte Seth MacFarlane'in düştüğü yanılgı da bu. Kadınlarla gününü gün eden uyuşturucu bağımlısı serseri ayımız Ted'den sonra bir anti kahraman olmasına rağmen Albert'ın hikayesi Ted'in yarattığı etkiyi yaratamıyor. Tek benzer noktaları evet, bu da yetişkinler için bir komedi.
Vahşi batıda geçen A Million Ways to Die in West o yıllara ve o bölgeye pek de uyum sağlayamayan bir çobanın aşk hayatını konu ediyor. Filmin düşüşe geçtiği yerleri o kadar düşük ki filmi yarım bırakmamanız büyük bir başarı olarak sayılabilir. Filmin katakterleri olan babayla, doktorla, en yakın arkadaşla, en yakın arkadaşın hayat kadını sevgilisiyle yola çıkarken eminim MacFarlane'in büyük hayalleri vardı. Bir şeyler yakaladığını ve bunun çok komik bir filmin oluşması için yeterli olduğunu sanmıştı. Ancak diyalog, tempo ve yönetimsel olarak büyük sorunları olan film, sinemaya hiçbir şey verememesinin yanı sıra bir komedi olmasına rağmen son dönemde izlediğim en sıkıcı filmlerden bir tanesi olmayı başardı.
Cast'ın en büyük ismi Charlize Theron çok yaşlanmış. Filmde asıl adamın ablası ya da annesi gibi duruyor. Asıl adam Seth MacFarlane ise yönetmenlik dışında sinema tarihinin en birbirine uymayan duo'sunun erkek kısmını temsilen başrolü de kendi oynamış. Kamera önünde duran her şey uyumsuz ve kötüydü. Sadece her konuştuğunda ''evet, bu kötü adam'' demenizi sağlayan Liam Neeson ve Liam Neeson'ın sesi ayakta durabilmişti.
Back to the Future ve Django sahneleri olmasa gelmiş geçmiş en kötü komedi filmi olabilirmiş. Umarım Seth MacFarlane 2015'te vizyona girecek Ted 2'da da aynı hatalara düşmez.
* Casting, Acting : 3
* Script : 4
* Directing, Aura : 3.5
* Ease of Viewing : 2.5
* Naked Eye : 3.5
3.3
Lucy
Genre : Action, Sci-Fi, Thriller
Director : Luc Besson
Year : 2014
Bu son filminde Luc Besson tamamen kendi tarzının dışında bir Nolan, bir Aronofsky gibi beyin yapımızdaki sırları ve onun gerçek potansiyelini anlatmaya çalışıyor demek isterdim. Ancak bu Nolan-ofsky anlatıya pek de uygun düşmeyen Nikita ruhu 25 yıl aradan sonra bu filmde de kendini göstermiş.
Adını lekeleyen komedilerden kurtulması ve Under the Skin’den sonra Scarlett’i tekrar bir bilim kurguda görmek mutluluk verici. Keşke yalnızca drama ve bilim kurgularda yer alsa çünkü vücudu aksiyon filmleri, suratı komediler için uygun değil. Artık filmleri tek başına sürüklemesine alıştığımız yetenekli oyuncuya bir başka usta isim Morgan Freeman ve Oldboy’un başrolü Min-sik Choi eşlik ediyor.
Aksiyon filmlerinin hiçbir değer taşımadığını sayısız kez tekrar etmişimdir. Maddi değeri belki de en yüksek olan aksiyon filmleri aslında tüm genre’lar arasında en ucuz olanıdır. Filmin Sci-fi tarafı olan beynin kullanımı ve Luc Besson’un ‘’Ya böyle olsaydı…’’larını merakla takip etmeme rağmen filmin Jason Stathamvari yapısı Lucy’yi, artsy’likten sığlığa doğru kaydırmış. Bu nedenle ilgi çekici bir fikirle yola çıkılmasına rağmen film için övgü dolu sözler kullanmak pek de mümkün olmuyor. Güçlü bir cast’ı ve başarılı bir kurgusu olan bu ilginç idealı film bana sürekli reklamlarla bölünüyormuş hissi verdi. Ne gerek vardı Japonya’ya Çin’e mafyaya, ne gerek vardı bu kadar chasing sahnesine veya uyuşturucuya Bessoncuğum?
Filmin giriş kısmı itibariyle sci-fi ve crime’dan bir süper kahraman filmi bile yaratılabilirdi ama yine de son dönemde yaptığı filmlere bakılırsa Besson için iyi bir deneme.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 6.5
6.6
Director : Luc Besson
Year : 2014
Bu son filminde Luc Besson tamamen kendi tarzının dışında bir Nolan, bir Aronofsky gibi beyin yapımızdaki sırları ve onun gerçek potansiyelini anlatmaya çalışıyor demek isterdim. Ancak bu Nolan-ofsky anlatıya pek de uygun düşmeyen Nikita ruhu 25 yıl aradan sonra bu filmde de kendini göstermiş.
Adını lekeleyen komedilerden kurtulması ve Under the Skin’den sonra Scarlett’i tekrar bir bilim kurguda görmek mutluluk verici. Keşke yalnızca drama ve bilim kurgularda yer alsa çünkü vücudu aksiyon filmleri, suratı komediler için uygun değil. Artık filmleri tek başına sürüklemesine alıştığımız yetenekli oyuncuya bir başka usta isim Morgan Freeman ve Oldboy’un başrolü Min-sik Choi eşlik ediyor.
Aksiyon filmlerinin hiçbir değer taşımadığını sayısız kez tekrar etmişimdir. Maddi değeri belki de en yüksek olan aksiyon filmleri aslında tüm genre’lar arasında en ucuz olanıdır. Filmin Sci-fi tarafı olan beynin kullanımı ve Luc Besson’un ‘’Ya böyle olsaydı…’’larını merakla takip etmeme rağmen filmin Jason Stathamvari yapısı Lucy’yi, artsy’likten sığlığa doğru kaydırmış. Bu nedenle ilgi çekici bir fikirle yola çıkılmasına rağmen film için övgü dolu sözler kullanmak pek de mümkün olmuyor. Güçlü bir cast’ı ve başarılı bir kurgusu olan bu ilginç idealı film bana sürekli reklamlarla bölünüyormuş hissi verdi. Ne gerek vardı Japonya’ya Çin’e mafyaya, ne gerek vardı bu kadar chasing sahnesine veya uyuşturucuya Bessoncuğum?
Filmin giriş kısmı itibariyle sci-fi ve crime’dan bir süper kahraman filmi bile yaratılabilirdi ama yine de son dönemde yaptığı filmlere bakılırsa Besson için iyi bir deneme.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 6.5
6.6
The World's End
Genre : Comedy, Action, Sci-Fi
Director : Edgar Wright
Year : 2013
Kimi iyi yerlere gelmiş, kimi
gelememiş tekrar eski mahallede buluşan çocukluk arkadaşlarının konu edildiği filmin ilk kısmı iyiydi. Amaçları kimine
göre aptalca kimine göre eğlenceli gelebilecek 12 farklı pub'ta da bira
içmekti. Filmin bir sci-fi filmi olduğunu bilmeyen ben, buraya kadarki The
World's End'i eğlenceli bulmuştum. Ne olduysa daha önce bu üçlünün zombilerle
denerken başarılı olduğu formülü robotlar ve uzaylılarla denemeye kalkmasıyla
oldu. The World's End'te Sci-Fi olan hiçbir öğeyi beğenmedim. Zaten film,
setten ve salondan önce pre-production aşamasındayken kaybetmiş.
The World's End, genç yönetmen Edgar Wright'ın birçok kişi
tarafından beğenilen ancak bana göre kötü bir film olan Scott Pilgrim'ine göre
birkaç adım önde. Ancak konu muhteşem üçlü olarak adlandırılan
Wright-Pegg-Frost ise bu filmi daha önceki iki örnekle kıyaslamalıyız. İlk
yaptıkları film Shaun of the Dead'ti. Onunla sinemaya yeni, bambaşka bir tarz getirdiler.
Sonra yine aynı yapıyla Hot Fuzz'ı yaptılar ki bana göre o da son derece
başarılı bir filmdi. Ama bu filmi Shaun of the Dead ve Hot Fuzz'la kıyaslamak
ya da sırf bu üçlünün yeni filmi diye iyi film olarak nitelemek sinemaya ve
sanata sırtını dönmektir.
Filmin elbette birkaç komik sahnesi vardı. Ancak Simon
Pegg'in oynadığı her filmde zaten en az bu filmdeki kadar gülüyorsunuzdur. Filmin komik olamamasından çok böyle bir kadroyla beklenildiği kadar komik
olamaması bende hayal kırıklığına yol açtı. Yönünü şaşıran senaryo da hayal
kırıklığımın tuzu biberi oldu.
Olmuyor Pegg, olmuyor Wright bir türlü olmuyor. Yarattığınız
sansasyonel etkiyi bir türlü tekrar yaratamıyorsunuz. Üçlünün son filminden sonra
da ortaya özel efektleri ve cast'ıyla parayı cebe indiren içi boş bir kandırmaca
çıktı.
* Casting, Acting : 6
* Script : 5
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 5
* Naked Eye : 5
5.5
X - The Ward
Genre : Horror, Thriller
Director : John Carpenter
Year : 2010
* Casting, Acting : 3.5
* Script : 1.5
* Directing, Aura : 3
* Ease of Viewing : 4
* Naked Eye : 3
3.0
Director : John Carpenter
Year : 2010
DVD'sindeki
extra'lara bakmak ve röpörtajlar yerine filmin nasıl doğduğunu en
gerçekçi haliyle benim ağzımdan dinlemelisiniz. Bu senaryoyu yazan
(tahminen kardeş olan) Michael ve Shawn Rasmussen'ler aslında John
Carpenter'ın ellerini bağlayıp mahsende işkence yaptılar. Arkalarından
sallamak istemiyorum ama belki meşrebine göre sayısız kere büyük ustaya
tecavüz ettiler. Bunun üzerine Carpenter ''Sizinle hesaplaşmamız beyaz
perdede olacak. Gününüzü göreceksiniz!'' demiş olacak ki Rasmussen'lerin
yazdığı bu ***** senaryoyu tüm çıplaklığıyla izleyiciyle buluşturmuş.
Bu size inandırıcı gelmedi mi? Tamam, tekrar deniyorum. Halloween gibi
bir filmden sonra The Thing'i de yaratan üst insan uzaylıların bile
dikkatini çekmeye başardı. Gezegenlerden birinde hadi adı da Türkiye
olsun İmparator Öz Hakiki Yeşil Sıvı gezegeninde hiç iyi sinemacılar
yetişmediğinin farkındaydı. Her cuma bakanlarıyla yaptıkları sinema
gecesinde dostlarına 4. kez Halloween'i seyrettikleri sırada ''Tez
getirin şu adamı buraya! Bizim gezegenimiz de sanatla tanışsın!'' demiş
ve Carpenter için yakalama emri çıkarmış. Bunun üzerine polis güçleri
uzay mekiklerine binip 90'lı yıllarda Carpenter'ı kaçırma planları
yapmaya başladı. Yerine koyacakları robotun tamamlanmasıyla beraber asıl
Carpenter'ı mekiğin bagajına atıp ışık hızıyla uzaklaşmışlar. Yani
artık elimizde olan ya işkence görmüş ve silah zoruyla böyle filmler
çeken bir Carpenter ya da Carpenter'ın birebir kopyası olan bir robot.
Bu ikisi dışında herhangi bir teoriyi kabul etmiyorum.
Film,
743. kez işlenen ve artık kabak tadı veren bir temele dayanmaya
çalıştığı için oyunculuk kabiliyeti sınırlı olsa da güzelliğiyle
oynadığı kötü filmleri bir nebze yukarı çekmeye başaran Amber Heard'ü
bile yutup içine çekmiş. Zaten çevresindeki figürandan bozma oyuncular
filmin nasıl bir tadı olduğunu açılış sahnesinde bile hissettirmişti.
Film 30. dakikadan sonra öyle bir yola girdi ki devamı ne şekilde
gelişirse gelişssin türe hiçbir yenilik katmayan, kendinden önceki
filmlerden otlanan saçma bir film olacaktı ve öyle de oldu.
John Carpenter'ın en kötü filmi olan The Ward'un tüm yapabildiği ani ses ve görseller ile izleyiciyi korkutmaya çalışmak.
* Casting, Acting : 3.5
* Script : 1.5
* Directing, Aura : 3
* Ease of Viewing : 4
* Naked Eye : 3
3.0
Snowpiercer
Genre : Action, Thriller, Sci-Fi
Director : Bong Joon-ho
Year : 2014
Yeni bir distopik filmle karşı karşıyayız. Dünyanın donması üzerine hayatta kalan son insanların sürekli hareket eden bir tren içerisinde yaşamlarını sürdürmesi gibi güzel bir ideayla yola çıkan ekip, geçen yılın en çok ses getiren filmlerinden birine imza attı.
Senaryodaki açıklara gözlerimizi kapatıp, senaryo kurgusundaki bazı zamanlama hatalarını görmezden gelirsek yaratılmak istenen dünyayı daha çok sevebiliriz. Filmde canibalism ile ilgili anılar bile o kadar geç ortaya çıkıyor ki kendi adıma ben, çoğu zaman filmde kötü olarak lanse edilenlerin tarafını tuttum. Senaryodaki twist'ler yüzünden iyinin ve kötünün yer değiştirmesine alışık olsak da senaryo kurgusunun bu kadar hatalı olduğuna ilk defa tanık oluyorum. Bir sonucu elde etmek için olmayacak şeyleri akla yatkın olmadan ''zorlama'' yoluna değinmeyeceğim bile. Çünkü onlar da bu senaryoda bolca mevcut. Tüm bu sorunlara berbat geçen son 10 dakikayı da eklersek harika bir fikir olarak doğan Snowpiercer; Chris Evans hariç iyi kadrosuna ve başarılı yönetmeni Bong Joon-ho'ya rağmen yalnızca ''evet, izlenebilecek bir film.'' olarak kalmış.
Vizyon filmi imajı veren film adına, Chris Evans'a, fikir olarak güzel olsa da senaryolaşmış hali berbat olan script'ine rağmen Snowpiercer eğlenceli vakit geçirmenizi sağlıyor. Ancak yönetmen Bong Joon-ho'nun başarısı hariç her olumlu yorum bu filmi biraz over-rate etmek demektir.
ps: Zaten gün gibi ortada olmasına rağmen yaklaşık 287 kere trendeki yapının gerçek hayata ve trenin dünyaya benzetilmesi Snowpiercer'ın gerizekalıya anlatır gibi anlatım içeren filmlere örnek olmasını sağlamış.
* Casting, Acting : 6
* Script : 5.5
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 7
6.7
Av Mevsimi
Genre : Crime, Drama, Mystery
Director : Yavuz Turgul
Year : 2010
Bay Eşkıya Yavuz Turgul'un son filmi 16 yaşındaki bir kızın katledilmesiyle başlıyor. Hikaye klasik bir katil kim filmi gibi dursa da bu cinayetin araştırılması sırasında cinayet masası polislerinin özel hayatlarında yaşadıkları filmi benzerlerinden az da olsa farklı kılıyor.
Av Mevsimi'nin güçlü bir cast'ı var. Şener Şen, Cem Yılmaz, Okan Yalabık, Çetin Tekindor ve Melisa Sözen gibi isimleri bir araya getirmek önemli bir başarı. Ancak performanslar isimlerin gücüyle doğru orantıda değildi. Şener Şen ve Okan Yalabık ''idare etti''. İkisinin de daha iyi performanslarına tanık olmuştuk. Çetin Tekindor için yorum yapmayacağım çünkü bu kadar ünlü bir oyuncunun başrol olarak lanse edilmesi ve 1 saat ekranda görülmemesiyle ilgili ne yazsam spoiler'a girer. Bu tercih için inanınılmaz hatalı bir casting diyebilirim. Bunun benzeri hatalı casting'ler korku filmlerinin başrollerinde ünlü kullanımıyla gerçekleşir. Düşük bütçeli bir korkunun başrolüne bir ünlüyü koydunuz mu zaten senaryonun nasıl akacağını da izlemeden ele vermiş olursunuz. Hem filmi hem cast'ı kurtaranlar ise kağıtta zincirin en zayıf halkaları olarak görülen Cem Yılmaz ve Melisa Sözen oldu. Onların güçlü performansları filmi izlenebilir kıldı.
Senaryoda kabul edilemeyecek hatalar vardı. Melisa Sözen'in canlandırdığı karakter Asiye'nin elektrik kesildikten sonra yaşadığı karakter değişimi ancak bir exorcism ile açıklanabilir. Ne buna meyil edildi, ne izleyenin buna hazırlanması sağlandı. Asiye'nin içine bir kötü ruh girdi ve Asiye 2 saatlik filmin 2 dakikası boyunca başka biri olmak zorunda kaldı. Aslında kızın hiçbir suçu yok. Bu kötü ruhun adı Yavuz Turgul. Asiye'nin bahsettiğim sahnesi senaryo bu şekilde devam etmeli diye film içindeki akla mantığa sığmayan 2-3 sahneden biriydi. Bir diğeri Pamuk'un annesinin öylesine muhabbet edilirken 25 saniye içinde kan vermekten bahsetmesi oldu. Ancak ve ancak bu sahne çok daha uzun tutulsaydı bu durum akla mantığa yatkın olabilirdi. Ve tabii yine Türkiye'de asla gerçekleşmeyecek Çetin Tekindor'un son sahnesi var. Lisansta 3. sınıfa giden sinema öğrencilerinin de yazdıkları senaryolar hep bu şekilde sonlanır. İşte bu 3 saçmalık yüzünden fena bir film olmayan Av Mevsimi'ni sevebilmem mümkün olmuyor. Pek derine inmeden her verileni alırsanız güzel bir film gibi gelebilir ancak üzerinde biraz düşününce kabul edilemez bir yapısı olduğunu fark ediyorsunuz. Ayrıca Ferman'ın eşi de Hasan'ın özel hayatı da çok havada bırakıldı. Filmin süresi biraz daha uzun tutulup hepsi bir şekilde bağlantılı hale getirilebilirdi.
* Casting, Acting : 7
* Script : 4.5
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 6.5
6.3
The Wolf of Wall Street
Genre : Drama, Crime, Comedy, BiographyDirector : Martin Scorsese
Year : 2013
90'larda sıfırdan zirveye çıkan Jordan Belfort'un hayat hikayesini işleyen Scorsese iplerin yarısını Leonardo Di Caprio'nun elinde bırakmış. 3 saat süren filmde yer almadığı sahne neredeyse olmayan Leonardo'ya birbirinden yetenekli isimler eşlik ediyor. Bunlardan biri de Jonah Hill. Hep söylediğim gibi o, oynadığı her filmi zirveye taşıyabilecek yeteneklere sahip. Bu filmin düşüş kısmında dahi izlenebilmesini sağlayan başlıca faktör de onun performansı oldu.
Sayısız uyuşturucu, sayısız yalan ve sayısız sevişme sahnesi içeren filmin duygusal açıdan izleyiciye herhangi bir şey kattığını düşünmüyorum. Her ne kadar kimsenin öldürülmediği bir kara komedi gibi de dursa drama yanı oldukça zayıftı. Filmde yer alan tüm karakterlerin etik kuralların ve genel ahlakın uzağında kaldığını düşünürsek belki de sorun buydu. Bu filmde izleyici adeta filmin ve Leonardo'nun iyi gün dostu oldu. Yükselirken onunla yükseldik güldük ve eğlendik. Ama düşerken filmde drama'nın d'si, izleyicide empatinin e'si yoktu.
Yapısal olarak fazlasıyla Scarface'i anımsatan bir sıfırdan zirveye biyografisi. Ve tabii unutmadan, Freaks'e yaptığı göndermeden dolayı Scorsese'ye teşekkür ediyorum.
* Casting, Acting : 8
* Script : 7
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 8
* Naked Eye : 8
7.7
Vi är bäst! (We are the Best!)
Genre : Drama, MusicDirector : Lukas Moodysson
Year : 2013
Kendinizi iyi hissetmenize yol açan filmler listesine bir yenisi daha eklendi. İsveç'in son dönemde yetiştirdiği en önemli yönetmen Lukas Moodysson'dan şaşırtıcı derece iyi bir gençlik filmi. Şaşırtıcı derecede iyi dememin nedeni sonradan ekleneni de sayarsak 3 çocukla bundan daha iyi bir film yapılamazdı. Moodysson'ın karısının elinden çıkan hikaye 12-13 yaşındaki çocukları depresyonda, uyuşturucu batağında ve şiddete maruz kalırken ekranlara taşımak yerine tam da görmek istediğimiz şekilde yansıtıyor.
1982'de Stockholm'de geçen hikayemizin başrolünde ergenliğe yeni yeni adım atan 3 genç kız yer alıyor. Üç kafadarın hayata farklı bakabilmek diye adlandırdıkları punk tarzları diğer insanlar tarafından pek hoş karşılanmasa da bu durum onların hiç umrunda değil. Hiçbir enstrüman çalamamalarına rağmen bir müzik grubu kuruyorlar ve bu sorunu da hiç mi hiç dert etmiyorlar. Çünkü onlar punk olduklarını söyleseler de aşırı tatlılıktan ölmek üzere olan We Are the Best oyuncuları! Özellikle Klara... söylenecek tek şey, mutluluk verdin.
We are the Best; arkadaşlık, ergenlik, kötü müzik ve iyimserlikle dolu bir film. Düşüşe geçen Lukas Moodysson, bu kez belki de en iyi filmiyle karşımızda.
* Casting, Acting : 9
* Script : 8
* Directing, Aura : 8
* Ease of Viewing : 8
* Naked Eye : 8.5
8.3
X - Edge of Tomorrow
Genre : Sci-Fi, ActionDirector : Doug Liman
Year : 2014
Her şey neden ve nasıl sorularının sorulmaması halinde bir klasik sayılabilecek Groundhog Day ile başlamıştı. Filmde senaryo akışını sağlamak için karakterin yaptığı tercihlerdeki zorlamalar insanı sinir edecek seviyelerdeydi. Ayrıca tıpkı filmde Bill Murray'nin canlandırdığı karakter gibi izleyici de tekrar tekrar izlediği sahneler sırasında düşen tempodan ve çoğu sahnenin fazlalık olmasından sıkılmış olmalıydı. En azından ben Groundhog Day'i izlerken sıkıldığımı hatırlıyorum. Zamanda yolculuk filmlerinin çoğalmasına rağmen 2000'li yıllara kadar zamanı tekrar yaşama filmleri bir elin parmaklarını geçmiyordu. Uzun süre tek başına hükümdarlığını sürdüren Groundhog Day'den sonra bu fikri bilim kurgu platformuna taşımalıyız diyen Moon'un yönetmeni Duncan Jones Source Code ile çıkageldi. Harold Ramis'ten aldığı bayrağı tematik açıdan başarıyla taşısa da beklenen filmi ortaya çıkaramadı. Çünkü Source Code'un senaryosunda problemler vardı. Taslak halindeki bir senaryo ile ancak o seviyede bir film çıkabilirdi. Biz de geçmişi tekrar tekrar yorumlamayı bırakıp gelelim günümüze, Edge of Tomorrow'a. Daha önce birçok iyi projeye imza atmış Doug Liman, Groundhog Day'deki gibi bir ikili bulup Source Code'daki teknolojiyle birleştirmiş. Bu karışıma bir de basit, akla yatkın ve bünyesinde çok daha az sorun bulunduran senaryo ekleyince şu ana kadar yapılmış en iyi bilim kurgu filmlerinden bir tanesi ortaya çıkmış. Verdiğim puandan da belli olacağı üzere Edge of Tomorrow, en azından sci-fi genre'sında benim ilk 10'umdaki yerini aldı.
2005'te War of the Worlds'le başlayan ve önceki yıl Oblivion'la devam eden Tom Cruise'un başrol olduğu kapalı gişe bilim kurgu filmleri serisi bu yıl Edge of Tomorrow'la zirvenin de zirvesini yapıyor. Dünya dursa iyi oyuncu olamayacak Chris Evans gibi şişirme isimlerin başrolleri kaptığı günümüzde Tom Cruise gibi bir ismi en çok yakıştığı aksiyon ve bilim kurgu filmlerinde görmek gerçekten mutluluk verici. Filmin Jeanne d'Arc'ı Emily Blunt ise her zaman olduğu gibi kusursuzdu. Kendisine sarı saç o kadar yakışmış ki dikkat çeken acting skills'ine bir de femme fatale bir dış görünüş eklenmiş. Tom Cruise'la beraber salya sümük ya da vücut sıvıları olmadan nasıl harika partner olunabileceğini bu filmle birlikte kanıtlamış oldular.
Filmin kurgusu o kadar iyiydi ki bir kez bile saatime bakamadım. CGI ve efektler ise kurgu kadar göz doldurmasa da bünyesinde önemli kusurlar barındırmıyordu. Doug Liman'a tüm bileşenleri iyi olan bir proje gelmiş ve o da gerekeni yapmış.
Sinema hayatım boyunca Back to the Future Part II, The Deaths of Ian Stone ve The Butterfly Effect gibi filmlere belki de hak ettiklerinden fazla değer verdiğimin farkındayım. Bunlar hep zamanla ilgili ''iyi'' filmleri çok sevmemden kaynaklanıyor. Zaman kavramıyla oynayıp beklediğimi veremeyenlere de hak ettiklerinden daha fazla kızıyorum. (Hot Tub Time Machine, Bill and Ted's...) Her ne kadar ağdalı bir dil tercih etmeyen, halkı hedef almış bir gişe filmi gibi dursa da Robocop'u Groundhog Day ile başarıyla birleştiren Edge of Tomorrow son yılların en iyi filmlerinden bir tanesi.
* Casting, Acting : 8
* Script : 7.5
* Directing, Aura : 8
* Ease of Viewing : 9
* Naked Eye : 8.5
8.2
X - The Lego Movie
Genre : Animation, Adventure, ComedyDirector : Phil Lord, Christopher Miller
Year : 2014
Çoğu sinema izleyicisi ve eleştirmen tarafından 2014'ün en iyi filmi ve son dönemdeki en iyi animasyon olarak lanse edilen The LEGO Movie birçok açıdan abartıldığı kadar iyi değildi. Diğer markalara ve kişilere atıp tutuyor diye bu filmi ''büyük bir kapitalizm eleştirisi'' olarak yorumlayan insanlar bile mevcut. Gereksiz yorumları bir kenara bırakıp LEGO'nun geri dönüşünü sağlayan 100 dakika süren bu reklam filmini yorumlamaya geçelim.
Filmin ilk bölümlerinde hiçbir sahnede kahkaha atmadım, gülmedim, gülümsemedim ve hatta yanaklarım bile hareket etmedi. Kaşlarım çatık bir şekilde tıpkı Jump Street filmlerinde olduğu gibi bu mu mizah? dedim kendi kendime. İşin kötü tarafı içinde onlarca başarısız güldürme çabası olmasına rağmen Jump Street'ler beyni hiç yormuyordu. Ancak bu film Lord ve Miller'ın önceki filmlerinde olduğu gibi onlarca kötü espri denemesi dışında epilepsi krizlerini bile tetikleyebilecek renkleri, parlaklığı ve devinimi bünyesinde barındırıyor. Bir animasyonun beni bu kadar yorduğuna ilk defa tanık oldum. Son derece olumsuz ilerleyen filmin ikinci yarısında sahne alan DC Comics'in ve Star Wars'un yıldızları deyim yerindeyse filmi ipten aldı.
Filmin ana karakteri Emmet'ın hiçbir özel gücü, yeteneği ve yaratıcılığı yoktu. Kahramanlık vasıflarını bünyesinde bulunduran asıl kişi ona bu yolda yardımcı olan Wyldstyle'dı. Bu iki gence eğitmen ve yol gösterici rolündeki Vitruvius'u ve esprili, şımarık, bencil ve zengin olan kötü karakterimiz Lord Business'ı ekleyelim. Bu 4 karakter size herhangi bir şeyi anımsattı mı? İpucu vereyim, Matthew Vaughn'un Kick-Ass'ini mesela? Bu durumda gerek ana karakterleri, gerek bundan önce bahsettiğim gibi kalitesiz mizah anlayışıyla The LEGO Movie'nin kötü bir film olmasını engelleyen DC Comics karakterlerine bir kez daha teşekkür edelim. Kayda değer 2-3 karakter ve bazı sahneler (spaceship!) dışında filmin son sahnesi ve Little Big Planet benzerlikleri filmin hoşuma giden taraflarıydı.
Hedef kitlesinin çocuklar olduğunu ve asıl amacın o çocuklara LEGO aldırmak olduğunu varsayarsak 100 dakikalık bu reklam filmi arzuladığı başarıya ulaşmıştır. Unutulmaya yüz tutmuş LEGO firması, satışlarından da belli olduğu üzere eski günlerine geri dönmüştür. Filmin içinde sıkça tekrarlanan Everything is Awesome adlı şarkının en çok indirilenler listelerinde 1 numaraya kadar yükselmesi ve The LEGO Movie'nin yalnızca animasyon dalında değil tüm dallarda adaylıklar ve ödüller elde etmesi gerektiğini söyleyenleri düşünürsek, bu film aslında boyundan büyük işlere kalkışmış ve korkarım ki bu yolda oldukça başarılı olmuştur.
Sonuç; Phil Lord, Chris Miller ve tüketiciler sayesinde LEGO'nun cebi doldu. LEGO ve tüketiciler sayesinde Phil Lord ve Chris Miller'ın cebi doldu. İzleyiciler tüketmekten ve bu işin bir parçası olmaktan dolayı memnun. E bu durumda siz de durmayın. İsteneni yapın ve tüketin çocuklar! Unutmayın, LEGO'larla her şeyi yapabilirsiniz. Onlarla yepyeni bir dünya yaratabilirsiniz. Zeki ya da yaratıcı olmamıza bile gerek yok. Bu filmde hoşunuza giden her şeyi yapmak için yalnızca LEGO satın almanız yeterli, teşekkürler.
* Characters : 6
* Script : 5.5
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 5
* Naked Eye : 5
5.6
The Babadook
Genre : Horror, Thriller, DramaDirector : Jennifer Kent
Year : 2014
The Babadook'u horror genre'sına sığdırmaya çalışmak hem filme hem türe karşı haksızlık olur. Bu film alıştığınız korku filmlerinden biraz daha farklı. Korku filmlerinin olmazsa olmaz detaylarının birçoğu yok ya da yeterli seviyede değil. Ama istediğiniz The Shining gibi dozu yükselen bir gerilime sahip sinematografisi ile dikkat çeken bir film ise The Babadook tam size göre.
Başroldeki Essie Davis filmi belirli bir seviyenin üstüne taşımayı başarmış. Fiziksel görünüşü, mimikleri ve tavırlarıyla bana Requiem for a Dream'deki Ellen Burstyn'i anımsattı. Elbette bir Ellen Burstyn olmak her baba yiğidin harcı değil ama bir korku filminde bu kadar dikkat çekici bir performans sergilediği için Essie Davis'i de kutlamak gerekiyor. Filmin başlarında ölse de kurtulsak dediğimiz oğlu Samuel de iyiydi. İzleyeni bu kadar rahatsız edebiliyorsa çocuk da görevini layıkıyla yapmış demektir. Onun bu filmdeki şansızlığı annesinin zirve yapması oldu.
Jennifer Kent yazdığı senaryoyla fikri izleyiciye bırakmış. Aslında tam olarak her şey ortada ama %1'lik de olsa bırakılan pay bazı izleyicilerin kafasında soru işaretleri bırakabilir. Hoşuma giden kısmı elbette metafor kullanımı oldu. Hoşuma gitmeyen ise bazı senaryolardaki zorlama yazarlık bu senaryoda da var. Susamışsan su içersin ama hikayenin devamını bağlamak için o karaktere su içtirilmiyorsa bu biraz akış için zorunluluk metodu oluyor ve bana rahatsızlık veriyor. Gerekirse filmin yarısından çoğu değiştirilmeli ve karakterlerin gerçekleştirdiği ''akla yatkın olmayan tercihler'' filmden kaldırılmalı. Yönetmenliğini senaristliğinden daha çok beğendim. Yarattığı atmosfer fazlasıyla iyiydi. Farklı açıları ve ışık kullanımıyla her geçen dakika bizleri daha da çok gerdi.
İlk uzun metrajıyla karşımıza çıkan Avustralyalı Jennifer Kent için iyi bir debut.
ps: Böyle bir senaryonun title'ında anagram kullanmak kimsenin aklına gelmezdi. Filmin title'ında anagram kullanmasından dolayı Jennifer Kent'i tebrik ediyor, aslında 7 olan naked eye puanını 1/2 puan yükseltiyorum.
* Casting, Acting : 7.5
* Script : 6.5
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 7.5
7.1
RoboCop (2014)
Genre : Sci-Fi, Action, Crime
Director : José Padilha
Year : 2014
Peter Weller'ın Robocop olduğu zamanlar Robocop güçlüydü. Robocop 3'de Weller yoktu ve Robocop kanat takıp uçmaya başladı. Bu yıl yapılan remake'te ise Robocop yerden 25 metre havaya sıçrayabilen ve mermilerden Matrix'teki Neo gibi kaçabilen hızlı ve kıvrak bir cyborg'a dönüştü. Teknolojik gelişmeler Robocop evrimini çok güçlüden çok atletiğe doğru yönlendirdi. Metal yığını robotik sesli adam bir süper insana dönüştürüldü.
Bu filmi iki şekilde inceleyebiliriz. Ve bu iki farklı inceleme yöntemi bizi birbirine tamamen zıt sonuçlara götürür. Önceki Robocop'ların en büyük eksisi olan CGI bu filmle beraber benzer rakiplerinin seviyesine yaklaşmış. Tarama hızı, nişan alma hızı, data'lara erişim ve araştırma hızı ve hatta kullandığı motorun hızı Robocop'ı çok daha teknolojik ve futuristic bir havaya büründürmüş. Eminim bu filmdeki cyborg gibi olmak isteyen çok insan vardır. Tabii iyi yönlerine rağmen filmdeki cyborg'un Robocop olmadığını iddaa edenlere de kulak vermek gerekiyor. Bir diğer görüş de bu. Filmin kötü bir imaja sahip olmasının remake olmasının dışında Robocop'ın Ironman, Spider-man ve Batman arası bir karaktere dönüştürülmesi. Fiziksel açıdan Ironman'i, jimnastikçi esnekliği ile Spider-man'i ve özellikle filmin sonundaki Murphy-Dr. Norton sahnesiyle Bruce Wayne-Alfred diyaloglarına benzerliğiyle Batman'i hatırlattı. Bu benzerliklerden dolayı filme önyargılı yaklaşmaya çalışsanız da Jose Padilha'nın Robocop'ı buna pek izin vermiyor.
İlk 25 dakikasını ve sonunu saymazsak beklediğimden çok daha iyi bir remake ortaya çıkmış, tebrikler.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 6.5
6.5
Director : José Padilha
Year : 2014
Peter Weller'ın Robocop olduğu zamanlar Robocop güçlüydü. Robocop 3'de Weller yoktu ve Robocop kanat takıp uçmaya başladı. Bu yıl yapılan remake'te ise Robocop yerden 25 metre havaya sıçrayabilen ve mermilerden Matrix'teki Neo gibi kaçabilen hızlı ve kıvrak bir cyborg'a dönüştü. Teknolojik gelişmeler Robocop evrimini çok güçlüden çok atletiğe doğru yönlendirdi. Metal yığını robotik sesli adam bir süper insana dönüştürüldü.
Bu filmi iki şekilde inceleyebiliriz. Ve bu iki farklı inceleme yöntemi bizi birbirine tamamen zıt sonuçlara götürür. Önceki Robocop'ların en büyük eksisi olan CGI bu filmle beraber benzer rakiplerinin seviyesine yaklaşmış. Tarama hızı, nişan alma hızı, data'lara erişim ve araştırma hızı ve hatta kullandığı motorun hızı Robocop'ı çok daha teknolojik ve futuristic bir havaya büründürmüş. Eminim bu filmdeki cyborg gibi olmak isteyen çok insan vardır. Tabii iyi yönlerine rağmen filmdeki cyborg'un Robocop olmadığını iddaa edenlere de kulak vermek gerekiyor. Bir diğer görüş de bu. Filmin kötü bir imaja sahip olmasının remake olmasının dışında Robocop'ın Ironman, Spider-man ve Batman arası bir karaktere dönüştürülmesi. Fiziksel açıdan Ironman'i, jimnastikçi esnekliği ile Spider-man'i ve özellikle filmin sonundaki Murphy-Dr. Norton sahnesiyle Bruce Wayne-Alfred diyaloglarına benzerliğiyle Batman'i hatırlattı. Bu benzerliklerden dolayı filme önyargılı yaklaşmaya çalışsanız da Jose Padilha'nın Robocop'ı buna pek izin vermiyor.
İlk 25 dakikasını ve sonunu saymazsak beklediğimden çok daha iyi bir remake ortaya çıkmış, tebrikler.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 6.5
6.5
X - Frank
Genre : Drama, Comedy, Music
Director : Lenny Abrahamson
Year : 2014
Her zaman olduğu gibi film hakkında hiçbir şey bilmeden ekran karşısına oturdum. Ne yazık ki yönetmen Lenny Abrahamson'un daha önce hiçbir filmini izlemedim ve adını ilk kez bu film sayesinde duydum. Burada ne yazık ki dememin nedeni Frank bir harika dostum! Kolayca ele yüze bulaşabilecek bir film olsa da Abrahamson bu projeden alnının akıyla çıkmayı başarmış.
Planet of the Apes'te Serkis'in modellemeli oyunculuğundan sonra Frank'de yüzü ve mimikleri olmadan yalnızca vücut dili, sesi ve şarkılarıyla usta işi bir oyunculuk ortaya koyan Fassbender'i tebrik ediyorum. Kendisi 12 Years a Slave'de de dikkat çekici bir performans sergilemişti. Fassbender dışında başrolden daha çok dikkat çeken isim hiç şüphesiz dişi Gyllenhaal'du. Yaratılan bu iki karakter de, ve onlar için ortaya konulan oyunculuklar da filmi sürekli merak edilir kıldı.
Ünlü bir müzisyen olma hayaliyle isminin nasıl telafuz edildiği bile bilinmeyen avangart bir gruba dahil bir klavyecinin, psikolojik sorunlar yaşayan bir sanatçının ve sinemanın en havalı kadın karakterlerinden biri olan Clara'nın hikayesi. Bu absürt hikaye fazlasıyla karanlık, içten ve şaşırtıcı derecede komik. Farklı olmak isteyen ve bunu başaran bir melodram.
* Casting, Acting : 8
* Script : 8
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 9
* Naked Eye : 8.5
8.2
Director : Lenny Abrahamson
Year : 2014
Her zaman olduğu gibi film hakkında hiçbir şey bilmeden ekran karşısına oturdum. Ne yazık ki yönetmen Lenny Abrahamson'un daha önce hiçbir filmini izlemedim ve adını ilk kez bu film sayesinde duydum. Burada ne yazık ki dememin nedeni Frank bir harika dostum! Kolayca ele yüze bulaşabilecek bir film olsa da Abrahamson bu projeden alnının akıyla çıkmayı başarmış.
Planet of the Apes'te Serkis'in modellemeli oyunculuğundan sonra Frank'de yüzü ve mimikleri olmadan yalnızca vücut dili, sesi ve şarkılarıyla usta işi bir oyunculuk ortaya koyan Fassbender'i tebrik ediyorum. Kendisi 12 Years a Slave'de de dikkat çekici bir performans sergilemişti. Fassbender dışında başrolden daha çok dikkat çeken isim hiç şüphesiz dişi Gyllenhaal'du. Yaratılan bu iki karakter de, ve onlar için ortaya konulan oyunculuklar da filmi sürekli merak edilir kıldı.
Ünlü bir müzisyen olma hayaliyle isminin nasıl telafuz edildiği bile bilinmeyen avangart bir gruba dahil bir klavyecinin, psikolojik sorunlar yaşayan bir sanatçının ve sinemanın en havalı kadın karakterlerinden biri olan Clara'nın hikayesi. Bu absürt hikaye fazlasıyla karanlık, içten ve şaşırtıcı derecede komik. Farklı olmak isteyen ve bunu başaran bir melodram.
* Casting, Acting : 8
* Script : 8
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 9
* Naked Eye : 8.5
8.2
You Don't Know Jack
Genre : Biography, Drama
Director : Barry Levinson
Year : 2010
90'larda Amerika'yı ikiye bölen Ermeni asıllı patolog Kevorkian'a göre herkes onurlu bir ölümü hak eder. Günümüzde de hala önemli bir tartışma konusu olan ötanazi ve hekim destekli ölüm ile ilgili bir biyografi. İsviçre ve ABD'nin bazı eyaletlerinde serbest olan ötanazinin en büyük savunucusu Kevorkian'ı ünlü aktör Al Pacino canlandırıyor.
Bir film ya da bir kitap sizi daha da acıktırıyor ve araştırmaya yöneltiyorsa sanatsal açıdan olmasa da bilimsel açıdan değeri vardır. Sinema salonlarında gösterim fırsatı bulamayan ama HBO'da herhangi bir kesintiye uğramadan yayınlanan You Don't Know Jack de böyle bir film. Kevorkian yani nam-ı diğer Dr. Ölüm tam 130 kişinin hayatlarına son vermelerine yardımcı olmuş. Kevorkian destekçilerine göre bilinci kapalı bir insanın ölüm kararını bir yakını verebiliyorken bilinci açık bir insanın ölüm kararını kendisinin bile veremiyor olması adil değil. Film Kevorkian'ın biyografisi olduğu için açıkça belli olan tek taraflı anlatım beni rahatsız etmedi. Zaten bana göre de düzelme şansı olmayan belirli hastalıklardan dolayı yoğun acı çekenlere bir hekimin ölümü getirecek ekipmanları sunması yasalarca engellenmemeli. Herkesin her konuda her şeyi yapma hakkı diğer kişilerin özgürlük ve haklarını ihlal etmedikçe hoş görülmeli, psikolojik açıdan büyük bir buhran içinde olunmayan ancak fizyolojik açıdan çekilen acıların cehennem azabı olarak nitelenebileceği durumlarda ötanazi bir hak olarak tanımlanmalıdır.
* Casting, Acting : 7.5
* Script : 7
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 6.5
6.9
Director : Barry Levinson
Year : 2010
90'larda Amerika'yı ikiye bölen Ermeni asıllı patolog Kevorkian'a göre herkes onurlu bir ölümü hak eder. Günümüzde de hala önemli bir tartışma konusu olan ötanazi ve hekim destekli ölüm ile ilgili bir biyografi. İsviçre ve ABD'nin bazı eyaletlerinde serbest olan ötanazinin en büyük savunucusu Kevorkian'ı ünlü aktör Al Pacino canlandırıyor.
Bir film ya da bir kitap sizi daha da acıktırıyor ve araştırmaya yöneltiyorsa sanatsal açıdan olmasa da bilimsel açıdan değeri vardır. Sinema salonlarında gösterim fırsatı bulamayan ama HBO'da herhangi bir kesintiye uğramadan yayınlanan You Don't Know Jack de böyle bir film. Kevorkian yani nam-ı diğer Dr. Ölüm tam 130 kişinin hayatlarına son vermelerine yardımcı olmuş. Kevorkian destekçilerine göre bilinci kapalı bir insanın ölüm kararını bir yakını verebiliyorken bilinci açık bir insanın ölüm kararını kendisinin bile veremiyor olması adil değil. Film Kevorkian'ın biyografisi olduğu için açıkça belli olan tek taraflı anlatım beni rahatsız etmedi. Zaten bana göre de düzelme şansı olmayan belirli hastalıklardan dolayı yoğun acı çekenlere bir hekimin ölümü getirecek ekipmanları sunması yasalarca engellenmemeli. Herkesin her konuda her şeyi yapma hakkı diğer kişilerin özgürlük ve haklarını ihlal etmedikçe hoş görülmeli, psikolojik açıdan büyük bir buhran içinde olunmayan ancak fizyolojik açıdan çekilen acıların cehennem azabı olarak nitelenebileceği durumlarda ötanazi bir hak olarak tanımlanmalıdır.
* Casting, Acting : 7.5
* Script : 7
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 6.5
6.9
Kelebeğin Rüyası
Genre : Drama, Biography, History
Director : Yılmaz Erdoğan
Year : 2013
Muzaffer Uslu ve Rüştü Onur adlı iki şairin hayat hikayelerine Behçet Necatigil eşlik ediyor. 2. Dünya Savaşı döneminde Zonguldak'ta geçen film, bol dize ve bol öksürük üzerine kurulu.
Kelebeğin rüyası bir drama ama alışık olduğumuz dramalar gibi düşük bir temposu yok. Bunun nedeni bol diyalog kullanılması. Diyalog olmayan yerlerde ise şiirler filmin akıcılığını korumasını sağlıyor. Anadolu'da geçen dönem filmlerinden vazgeçmeyen filmin yönetmeni ve senaristi Yılmaz Erdoğan cast'taki de en iyi isimdi. Sürekli madene inmek isteyen ''şiir yazılası kız'' dışında oyunculuğuyla filmi baltalayan kimse yoktu.
Türk dizileri temalarında yerelliğin ve silahların etkisi kadar Türk Sineması temaları da hastalıklar ve ölümlerden etkilenmiş durumda. Peki, Türk Sineması için hastalık ve silah içermeyen senaryolar yazabilecek yazarlar yok mu bu ülkede?
* Casting, Acting : 6
* Script : 5.5
* Directing, Aura : 6
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 6
6.2
Director : Yılmaz Erdoğan
Year : 2013
Muzaffer Uslu ve Rüştü Onur adlı iki şairin hayat hikayelerine Behçet Necatigil eşlik ediyor. 2. Dünya Savaşı döneminde Zonguldak'ta geçen film, bol dize ve bol öksürük üzerine kurulu.
Kelebeğin rüyası bir drama ama alışık olduğumuz dramalar gibi düşük bir temposu yok. Bunun nedeni bol diyalog kullanılması. Diyalog olmayan yerlerde ise şiirler filmin akıcılığını korumasını sağlıyor. Anadolu'da geçen dönem filmlerinden vazgeçmeyen filmin yönetmeni ve senaristi Yılmaz Erdoğan cast'taki de en iyi isimdi. Sürekli madene inmek isteyen ''şiir yazılası kız'' dışında oyunculuğuyla filmi baltalayan kimse yoktu.
Türk dizileri temalarında yerelliğin ve silahların etkisi kadar Türk Sineması temaları da hastalıklar ve ölümlerden etkilenmiş durumda. Peki, Türk Sineması için hastalık ve silah içermeyen senaryolar yazabilecek yazarlar yok mu bu ülkede?
* Casting, Acting : 6
* Script : 5.5
* Directing, Aura : 6
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 6
6.2
Gone Girl
Genre : Drama, Mystery, ThrillerDirector : David Fincher
Year : 2014
Hikaye biraz klişe olsa da bilindik şeyleri bilinmedik yollarla anlatmak farklılıktır. Eski filmlerine bakarsak bu filmde de bazı fincherlıklar görebilmemiz mümkün ama Gone Girl için en kısa tanım sanırım: Yumuşatılmış Fincher.
Belirli bir açıdan bakarsak yönetim ve teknik kararları nedeniyle David Fincher'ın muhtemelen en zayıf filmi olabilir. TV programları, hayranlar ve hatta selfie'lerin böyle bir filmde bu şekilde yer alması filmin harika bir film olamamasını daha pre-production aşamasındayken garanti etmiş. Ancak bir diğer açı da, kendi kendimize günümüzde best-seller olan bir kitabın ne kadar sanatsal olabileceği sorusunu sorabilmek üzerine kurulu olabilir. Fincher'dan beklediğim kadar karanlık olsaydı zaten best-seller olamazdı. Ya kitaba daha çok müdahale etmeliydi ya da kitapta olduğu gibi toplumla kalmalıydı. İki görüşü birleştirirsek Fincher yaratmayı sevdiği atmosferik dünyaya ve bunu yaparken kullandığı iyi kurgusuna Gillian Flynn'in dünya insanları tarafından kolay anlaşılan ve çokça sevilen kitabını yerleştirdi. Ya da vice-versa. Sonucunda çıkan şey ise 80'lerde ve 90'larda sıkça karşılaştığımız Drama-Thriller türü filmlere benzemiş. Film isimleri vermem biraz spoiler'a girebileceğinden siz Glenn Close veya Nicole Kidman'ın karakterlerine Sharon Stone tavırları ekleyerek bazı anımsamalar gerçekleştirebilirsiniz. Özellikle son dönemde oyunculuğunu beğendiğim filmin Michael Douglas'ı olan Ben Affleck'i ise Gone Girl'de pek beğenemedim. Daha önce hiçbir iyi performansına tanık olmadığım Rosamund Pike'ı ise çok beğendim ki muhtemelen bu filmdeki performansıyla birçok ödül kazanır.
Özetle tıpkı filmde olduğu gibi senaryo da yönetim de oyunculuk da çift taraflıydı. Bir tarafı yazı bir tarafı tura olan filmde turayı seçtim ve tura biraz daha fazla geldi.
* Casting, Acting : 8
* Script : 8
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 8.5
* Naked Eye : 7.5
8.0
Under the Skin
Genre : Drama, Thriller, Sci-Fi
Director : Jonathan Glazer
Year : 2013
Birinin sinema filmi birinin fotoğrafçılık olduğunu düşünürsek benzer tempolarından dolayı Tree of Life gibi bir filmle bu filmi kıyaslamak fotoğrafçılığa övgü, sinemaya ise büyük bir hakarettir.
Glazer'ın filmde bize sunduğuyla farklı bir konumlandırma istediği apaçık. Başlarda kişisel tatmin filmi gibi gelen Under the Skin bilinçaltından kendine bir yol bulup saykodelik tavırlarla ilerliyor. Dakikalar ilerledikçe geçtiği yollarda minik ipuçları bırakıyor. Bu minik ipuçlarını takip etme isteğinizin nedenlerinden biri sizi gerçekten bir yere götürebilme ihtimali. Diğer bir neden ise filmin akıl almaz müziği. Hiçbir şey için olmasa bile müziği için izlenebilecek bir film. Bu nedenle film bittikten sonra kendinizi original score'u tekrar dinlerken bulursanız lütfen garipsemeyin. Emin olun ''bu dünyada'' yalnız değilsiniz.
İlk bir saati hiçbir yere bağlanamayan Under the Skin'i bu zaman zarfında sinematografi, müzik ve Scarlett götürüyor. Pasta sahnesinden sonra gelişen her olayda ise önceden herhangi bir anlamı bulunmayan imgeler bile anlam kazanmaya başlıyor. Önceden herhangi bir anlamı bulunmayan diyorum çünkü bu filmi izlemeden önce afişteki yıldızlara ya da filmin trailer'larına bakmadım. Her zaman dile getirdiğim gibi film posteri ve trailer gibi detayları mümkün olduğunca görmezden gelin. Bunlar sanatın ticari boyutudur. Sanat ticaret değildir. Sanat başlar ve 90 dakika sürer. Spoiler vermek istemiyorum ancak keşke filmin afişinde herhangi bir yıldız kullanılmasaymış. Evet, belki filmde anlatılmak istenen benim anlamak istediğimle aynı değil. Durum böyleyse bile kitabın yazarı, uyarlayan, senaryolaştıran her kim varsa farkında olup ya da farkında olmadan en metaforik hikayelerden birini anlatmış. Hatta belki de dış görünümün ve ne kadar yüzeysel olduğumuzun altını birkaç kere çizmek istemiş.
Under the Skin'in dikkat çeken tarafları olan ucu kısmen açık senaryosu, müzikleri ve sinematografisine rağmen bilinmezlerle donatılmış çözümleme isteyen bu gibi filmlerin beni yormasını isterim. Under the Skin beni hiç yormadı. Ancak tam bilinmez bölümün gereğinden fazla uzun tutulması filmin aşırı dibe inmesine ve sıkıcı gözükmesine neden oldu. Bu kadar dibe inmiş bir filmin de en tepeye çıkması pek mümkün değil.
İster Tarkovsky ister Lynch'e benzetin. Ama bu aşırı belirsiz filmi bize 100 dakika boyunca izletmeyi başaran adamlara lütfen saygı duyun. Uzun süre sonra Glazer gibi sinemacıları görmek çok güzel. Indie'lerin realist, komedilerin absürt, gerilimlerin bilinmez olduğu dünyayı seviyorum.
* Casting, Acting : 7.5
* Script : 7.5
* Directing, Aura : 9
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 9
8.0
Director : Jonathan Glazer
Year : 2013
Birinin sinema filmi birinin fotoğrafçılık olduğunu düşünürsek benzer tempolarından dolayı Tree of Life gibi bir filmle bu filmi kıyaslamak fotoğrafçılığa övgü, sinemaya ise büyük bir hakarettir.
Glazer'ın filmde bize sunduğuyla farklı bir konumlandırma istediği apaçık. Başlarda kişisel tatmin filmi gibi gelen Under the Skin bilinçaltından kendine bir yol bulup saykodelik tavırlarla ilerliyor. Dakikalar ilerledikçe geçtiği yollarda minik ipuçları bırakıyor. Bu minik ipuçlarını takip etme isteğinizin nedenlerinden biri sizi gerçekten bir yere götürebilme ihtimali. Diğer bir neden ise filmin akıl almaz müziği. Hiçbir şey için olmasa bile müziği için izlenebilecek bir film. Bu nedenle film bittikten sonra kendinizi original score'u tekrar dinlerken bulursanız lütfen garipsemeyin. Emin olun ''bu dünyada'' yalnız değilsiniz.
İlk bir saati hiçbir yere bağlanamayan Under the Skin'i bu zaman zarfında sinematografi, müzik ve Scarlett götürüyor. Pasta sahnesinden sonra gelişen her olayda ise önceden herhangi bir anlamı bulunmayan imgeler bile anlam kazanmaya başlıyor. Önceden herhangi bir anlamı bulunmayan diyorum çünkü bu filmi izlemeden önce afişteki yıldızlara ya da filmin trailer'larına bakmadım. Her zaman dile getirdiğim gibi film posteri ve trailer gibi detayları mümkün olduğunca görmezden gelin. Bunlar sanatın ticari boyutudur. Sanat ticaret değildir. Sanat başlar ve 90 dakika sürer. Spoiler vermek istemiyorum ancak keşke filmin afişinde herhangi bir yıldız kullanılmasaymış. Evet, belki filmde anlatılmak istenen benim anlamak istediğimle aynı değil. Durum böyleyse bile kitabın yazarı, uyarlayan, senaryolaştıran her kim varsa farkında olup ya da farkında olmadan en metaforik hikayelerden birini anlatmış. Hatta belki de dış görünümün ve ne kadar yüzeysel olduğumuzun altını birkaç kere çizmek istemiş.
Under the Skin'in dikkat çeken tarafları olan ucu kısmen açık senaryosu, müzikleri ve sinematografisine rağmen bilinmezlerle donatılmış çözümleme isteyen bu gibi filmlerin beni yormasını isterim. Under the Skin beni hiç yormadı. Ancak tam bilinmez bölümün gereğinden fazla uzun tutulması filmin aşırı dibe inmesine ve sıkıcı gözükmesine neden oldu. Bu kadar dibe inmiş bir filmin de en tepeye çıkması pek mümkün değil.
İster Tarkovsky ister Lynch'e benzetin. Ama bu aşırı belirsiz filmi bize 100 dakika boyunca izletmeyi başaran adamlara lütfen saygı duyun. Uzun süre sonra Glazer gibi sinemacıları görmek çok güzel. Indie'lerin realist, komedilerin absürt, gerilimlerin bilinmez olduğu dünyayı seviyorum.
* Casting, Acting : 7.5
* Script : 7.5
* Directing, Aura : 9
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 9
8.0
Sleepwalk With Me
Genre : ComedyDirector : Mike Birbiglia, Seth Barrish
Year : 2012
Birbiglia, hepimizin hayatında en azından bir kez karşılaştığı ruh hali ve kararsızlığı otobiyografisi niteliğindeki filmi aracılığıyla indie komedilerin ana malzemesi olan ''sıklıkla görülmeyen bir durumu ele alma'' eylemi ile süsleyerek bizlere sunuyor. Bu filmdeki konumuz: Uyurgezerlik.
Evlilikten kaçan komedyenin evlilik korkusu sayesinde iyi bir komedyene dönüşme hikayesini anlatan film modern zaman ilişkilerine ışık tutuyor. İki filmden de daha kötü olduğunu unutmamak şartıyla Sleepwalk with me'yi Realist yaklaşımı nedeniyle 500 Days of Summer'a, kadın-erkek ilişkileri nedeniyle de Annie Hall'a benzetebiliriz.
Bu filmi sevdiyseniz yine bir komedyen olan Goldthwait'in Sleeping Dogs Lie'ını da izleyebilirsiniz. Bu iki filmde de sinemaya el atan komedyenlerin gözünden kadın-erkek ilişkileri anlatılıyor. Bu kıyaslamada bile Sleepwalk with Me 3-5 adım geride kalıyorsa bu filmi diğer eleştirmenler gibi önermem için dürüstlükten uzaklaşmam gerekir.
Biraz over-rated olan elinize geçerse izleyebileceğiniz, sıradan bir komedi.
* Casting, Acting : 6
* Script : 6
* Directing, Aura : 6
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 6
6.1
Gravity
Genre : Sci-Fi, ThrillerDirector : Alfonso Cuarón
Year : 2013
Yönetmen fabrikası Meksika'nın dikkat çekici isimlerinden biri olan Cuaron, Children of Men'den sonra tekrar bir Sci-Fi ile karşımızda. 2013 ve 2014'te hiçbir ödül töreninden eli boş dönmeyen Gravity, 90 dakika süren klostrofobik bir gerilim.
100 milyon dolarlık bir film bütçesi rağmen yalnızca Sandra Bullock ve George Clooney'den oluşan kamera önünü fark edince aslan payının kamera arkası ve özellikle muhteşem modellemeleriyle CGI ekibine gittiğini düşünmek pek de yanlış değil. Diğer tüm uzay filmlerinden farklı olarak bu 3D görüntülerin tamamı Bullock ve Clooney ile etkileşim içerisinde. Bundan önceki bilim kurgularda uzay mekiğinin yalnızca uzaydaki devinimini görüp ''Harika!'' dediğimizi düşünürsek, Cuaron ve ekibinin ortaya koyduğu film türdeşlerinden sinematografi ve bilgisayarla yaratılan görseller açısından çok daha önde.
Son dönemin iyi filmlerinden bir tanesi olan Gravity'de, yalnızca bir durumu anlatmak yerine 80-90 dakikalık bir eklenti ile birlikte daha iyi bir giriş ve dolayısıyla izleyiciye daha fazla duygu verebilirdi. Bu set-up kısmındaki yüklemeler filmin başlangıcı için değil halihazırda var olan izlediğimiz kısımların etkilerini artırırdı. Gravity bu haliyle bazı yönleri vasat bazı yönleri çok kuvvetli bir film.
* Casting, Acting : 7
* Script : 7
* Directing, Aura : 9.5
* Ease of Viewing : 8
* Naked Eye : 8
7.9
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










