1960s etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1960s etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2001 : A Space Odyssey

Genre : Mystery, Sci-Fi
Director : Stanley Kubrick
Year : 1968

Bırakın Jüpiter'i ve Evren'i Soğuk Savaş'ın bileşenlerinden Uzay Yarışı bile yeni yeni başlamışken ve oda büyüklüğünde bilgisayarlar kullanılırken yapıldı bu film. Kitabın yazarı Arthur C. Clarke'a, bir sci-fi klasiği yarattığı için Kubrick'e, onu etkileyen Nietzsche'ye ve bu kadroya bir şekilde dahil olan Strauss'a teşekkürler. 


Bugün Interstellar ve Gravity gibi sci-fi'lerde bile 2001'in etkilerini görmek mümkün. 2001 : A Space Odyssey için kolaylıkla, çığır açan bir klasik demek mümkün ancak bırakın en iyi filmi en iyi sci-fi demek için bile Brazil, Alien, The Fly, The Thing ve hatta Star Wars (burada fantasy olarak ele almıyorum) gibi filmleri ve/veya serileri görmezden gelmemiz lazım. Aklıma öncelikle gelen bu 5 film de sci-fi öğeleri taşıyan filmler. Ve her ne kadar bu film için klasik tanımını yapsam da 2001'i yukarıdaki 5'liyle kıyaslamam mümkün değil. 5'i de bu filmden daha başarılı. Ancak dönemsel olarak incelersek tıpkı aynı yıl vizyona giren Planet of the Apes gibi 2001'e de şapka çıkarılmalıdır. Çünkü bu gibi filmler bilimkurgu genre'sını 50'lerdeki elin de ekranda gözüktüğü yaratık maketlerinden alıp bu türü görsel ziyafete, hayal gücüne ve üzerinde yorumlanması muhtemel öykülere taşıdı.

Bu kadar iyi yorumdan sonra gelelim izleyiciye kabir azabı gibi gelebilecek filmin temposuna. Tempo bazen verilmek istenen duyguya vesile olabilir, evet. Yavaş ya da hızlı devinim metafor olarak bile kullanılabilir, evet. Verdiğim bu örnekleri Haneke ve Tarkovsky'den de hatırlayabiliriz. Burada beni asıl rahatsız eden günümüzde görsel açıdan son derece sıradan gelebilecek bir uzay mekiğinin uzayda süzülüşünün filmin %45'ini kaplaması değil diyelim, buna da tamam. Bunu, bir tercih olarak beğenmesem de hadi yine kabul ettim diyelim. Ancak bölüm geçişlerindeki title'ların bile ekranda neredeyse 1 dakika süreyle durması beni gerdi. Zaman zaman tahammül edilemez boyutlara ulaşan film herkes ölse de bir an önce kurtulsak dedirtebilir.

Evrimiyle, Monolith'iyle, boyutlarıyla ve duygusal bilgisayarıyla akılda kalan Kubrick'in sinemaya armağanı tahammül seviyenizi zorlayacak cinsten. Ama siz şeytana uymayın. En azından başı ve sonu için.

* Casting, Acting : 6.5
* Script : 7.5
* Directing, Aura : 9.5
* Ease of Viewing : 5
* Naked Eye : 7


                             7.1


Bonnie and Clyde

Genre : Biography, Crime, Drama
Director : Arthur Penn
Year : 1967

Ne Clyde ne de Bonnie ne de Amerikalılar durumun bu şekilde gelişeceğini tahmin edemezdi. Tarihin unutulmaz ikililerinden Clyde Barrow ve Bonnie Parker'ı beyaz perdeye taşıyan Arthur Penn, pek katkı sağlamadığı filmin kendi büyüsüyle akmasına izin vermiş. Warren Beatty ise
Bonnie & Clyde'ın prodüktörü hem de ''Clyde'' rolünde karşımıza çıkıyor.

Kronolojik ve sosyolojik bilgi birikimlerimden dolayı filmi izlemeden bile büyük zevk aldığımı söyleyebilirim. Bu hikaye oldum olası ilgimi çekmekteydi. Bir anti kahramanlık, bir Robin Hood'luk gibi yorumlanabilir. 


Hepsinin istedikleri farklı şeylerdi. Aralarından bazıları para, bazıları sıkıcı hayatlarından kurtulmak, bazıları aşk, bazıları kendini kanıtlama ve bazıları da yalnızca şöhret peşindeydi. Muhattap oldukları halkın da intikam duygularıyla yanıp tutuşması ekmeklerine yağ sürmüş oldu. Bu sayede hepsi bir şekilde istediğine kavuştu.

Garip bir aşk, garip bir kahramanlık, garip bir suç çetesi. Büyük Buhran'ın yarattığı korkunç ortamda bir avuç köylünün dünya çapında şöhret oluşu. Karşınızda Bonnie and Clyde ya da Gene Hackman'a saygıyla; Borrow Çetesi.

* Casting, Acting : 8
* Script : 8
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 8


                              7.7



X - Fahrenheit 451

Genre : Drama, Sci-Fi, Thriller
Director : François Truffaut
Year : 1966

Geçen yıl hayata gözlerini yuman Ray Bradbury'nin romanından beyaz perdeye uyarlanan Fahrenheit 451 alışıldık Truffaut filmlerine pek benzemese de mutlaka görülmesi gereken bir film.


İngilizce bilmeyen Truffaut'nun İngilizce konuşulan bir filmi yönetmesi zamanında onu çok zorlamış. Ve tabii küçük bütçeli filmlerden büyük bir projeye transferi de öyle. Siyah-beyaz görmeye alıştığımız Truffaut filmlerinin bu filmle beraber renklendirilmesi ise bir hayli ironik. Filmi izledikten sonra neden böyle düşündüğümü siz de anlayacaksınız. Totaliter bir rejimin kitaplarla olan savaşının anlatıldığı bu bu anti-ütopik filmde, bir ''fireman''in yaşadıklarına tanık oluyoruz.

Yazıldığı ve çekildiği yıllarda henüz kullanılmayan teknolojik şeylerin günümüzde kullanılması garip bir his. Örneğin; bırakın plazmayı veya LCD'leri duvara monte edilen bir LED'i bundan 50 yıl önce düşünmek oldukça isabetli bir futuristic yaklaşım olmuş.

Bu filmin en önemli parçalarından biri olan Jules et Jim'den tanıdığımız başrol Oscar Warner'ın canlandırdığı Montag karakterinin yaşadığı büyük değişim, bir başka deyişle ''yeniden doğuş'' filmi bambaşka noktalara getiriyor. Arkadan çekilen fotolar, aynı saç şekilleri, her köşe başında bir ihbar kutusu ve hayatımızı yönlendiren TV'ler gibi detayların yer aldığı filmde elbette ana düşünce farklılaşmakmamak, ''Herkesin mutlu kalmasının yolu herkesin eşit kalmasıdır.'' görüşü. Biraz spoiler içerse de şimdi neden renkli olmaması gereken bir filmde renklendirmeye geçildiğini anlatabildiğimi umuyorum. Bu filmin tamamının ya da ''belli bir nokta''ya kadar olan kısmının siyah-beyaz olmasının filmdeki anlatımı daha da kuvvetlendirebileceği inancındayım.

Sonunda film bitiyor ve düşüncelere dalıyorsunuz. Şimdi yalnızca olmayan opening credits sahnelerini hatırlayın; henüz alevlerden nasibini almamış, canlanmayı bekleyen yakın dönem hafızanızla.

* Casting, Acting : 8
* Script : 9.5
* Directing, Aura : 8.5
* Ease of Viewing : 8
* Naked Eye : 9


                              8.6



Week End

Genre : Comedy, Drama
Director : Jean-Luc Godard
Year : 1967

Film sonrası hemen; sanat, sanat için mi yoksa halk için mi yapılmalı söylemi geliyor akla. Sanatın kişisel tatmin boyutu olduğunu ve bu kişisel tatmin boyutundan da tatmin olanların olduğunu unutmamalıyız. Ancak sanat halk için de yapılabilir. Bunda hiçbir bayağılık yoktur. Mesajı alabileceği şekilde alıcıya ulaştırmakla mesaj budur alan alsın almayan gitsin demek arasında her ne kadar uçurum olsa da iki yordam da bana yanlış gelmemektedir. Filmdeki asıl sorun, sanatı sanat için yapmak ya da filmi yeni dalga akımına uygun olmaya zorlamak değil; kimilerine göre anlamsız gelen, 15 dakikalık araba-trafik-korna sahnesi ya da erotik bir maceranın anlatıldığı karı-koca sahnesi hiç değil. Asıl sorun projeyi belli bir amaç (bu yeni dalga değil) için yaratmak ve etrafını ona göre süslemek. Ve buna politika ya da propaganda yerine sinema demek.

Çağan Irmak'ın Babam ve Oğlum filmindeki bayağılık bu filmde de mevcut. Siz hiç dünya sinemasında ekranda 20 dakika boyunca ağlayan birisini gördünüz mü? Bu kişinin sadece ağlama sesini duysanız gene bir derece ama kadrajın suratındaki kılları bile gösterdiği bir yakınlıkta durduğu bir sahnede nasıl olur da o kadar süre oyuncuları ağlatabilirsin ve buna sanat dersin.
Ulak ve Dedemin İnsanları neden iyi film de Babam ve Oğlum ve Issız Adam neden kötü film bunu anlatmaya çalışıyorum sizlere. Babam ve Oğlum'da yapılan duygu sömürüsünün 5-10 yıl önce moda olan Kadının Sesi programından ne farkı var? Onda da ekrana osu busu kaybolmuş, ölmüş birileri çıkıp ağlıyordu, bunda da sürekli ekrana birileri çıkıp ağladı. Kadının Sesi'ne ''Bu ne ya bu izlenir mi?'' diyen kişiler Babam ve Oğlum izlerken salya sümük ağladılar. Sanatsal hiçbir değeri olmayan bir film olarak gösterilen Recep İvedik'ten ne farkı vardır Babam ve Oğlum'un. Size söyliyeyim iyi film müzikleri, dramatik oyunculuk ve sinematografi. Kesinlikle senaryo ya da yönetmenlik değil. Güldürmenin ağlatmaktan çok daha zor olduğunu da unutmamak gerek.
Şimdi Recep İvedik ve Babam ve Oğlum'dan Godard'ın Week-end'ine geçiyorum. Biri sanatsal değeri olmadan ülkemizin gülebileceği şeyleri gerçekleştirdi. Diğeri IMBd board'larında bazı Çağan fan'larının ''Bu film nasıl 8-9 puan olur. Berbat bir filmdi.'' diyen ecnebilere söylediği komik ''Bu filmi yalnızca Türkler anlar!'' cümlelerini sarf ettirdi. Godard'ın da yaptığı politikayı filme dahil etmesiydi. Manifestoyu kesintisiz verip Başbakan konuşması gibi ekrana getirmesi gerçekten ürkütücüydü.

Bir diğer eleştirdiğim konu ise snuff filmlerde karşımıza çıkan insan ve hayvan ölümleri. Hakkında konuşulsun diye neden bir domuzun, bir tavuğun ya da bir tavşanın öldürülmesini ekrana getiriyorsunuz ki. Bunu çok sevdiğim Haneke de yapmıştı. Benny's Video adlı ilk dönem filmlerinden (ikinci uzun metrajı) birinde bu yöntemi atlarla denemişti. Sanırım Haneke'nin tüm filmografisinde izlemediğim tek film hala odur. İzlemeye de pek niyetim yok. İşin garip tarafı snuff film çekenlere bile daha çok saygım var. Tıpkı sanat için sanat yapanlara olduğu gibi. Çünkü snuff film çekenler bu bir snuff filmdir ''take it or leave it'' demektedir. Gayet normal giden bir film içinde bu görüntüleri vermek yalnızca insandışılık ve film hakkında konuşulması isteğidir. Sanat için sanat yapanlar da yeni şeyler denemekten ve anlaşılmamaktan kaygı duymazlar. Yaratıcılıkları ve cesur tavırları üzerimde iyi izlenimler bırakır. Ancak buradaki sorun boş tabloya bakıp ''Wow!'' diyenleri ya da ''Seviyesiz!'' diye halka yönelik şeyleri eleştirmek yerine sanat adı altında altını çiziyorum: Sanat adı altında bir sergide köpeği zincire bağlayıp açlıktan ölmesini izlettirenleri de gördük. İşte bu ''normal sinema'' içinde snuff sinema kareleri verenler de bunlar gibi. Tam olarak bunlar gibi.

Bu konuların dışında bitmek bilmeyen trafik sahnesi ve sevgilisi ölen kadının işçiyle olan diyaloğu güzeldi. Bu diyaloğun içeriğinde de yer alan Godard'ın ve o dönem bazı kişilerin derdini, böyle güzel şekilde sinemasal olarak dile getirmek varken manifesto mevzusuyla film tamamen sınıfta kalmıştır. 




İlk yarısı izlenebilir olan filmin son yarısı ise tamamen sürreal bir hal almış ve kişisel propagandadan kişisel tatmin boyutuna sıçramıştır.

Serseri Aşıklar dururken bu filmi izleyip Godard'ı başarısız biri olarak görmememek gereklidir. Evet, yenilikçidir ancak bu film harici iyi işlere de imza atmıştır.

* Casting, Acting : 5
* Script : 4
* Directing, Aura : 6
* Ease of Viewing : 3.5
* Naked Eye : 4.5


                               4.6



The Good, The Bad and The Ugly

Genre : Western
Director : Sergio Leone
Year : 1966

Bu filmin gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri olduğunu bilerek ve ikinci film olarak görülen For a Few Dollars More'u fazlaca beğenerek ekran karşısına kuruldum.Kendime tam 3 saat süren uzun versiyonunu seçtim. Leone ve Eastwood ikilisinin yaptıkları nedeniyle bu sefer beklentilerim öncekilerden de büyüktü.

The Good, The Bad and The Ugly'nin ilk 30 dakikasında Leone çıtayı o kadar yükseğe çıkardı ki filmin, her geçen dakika gözümün önünde eridiğini hissettim. Ancak bu erime durumu girişi iyi filmlerde sıkça gördüğümüz ''tamamen sıvı olma'' durumuna dönüşmeden sonlandı. Senaryodaki twist'ler fazla olsa da beni filmde tuttu. Rahatsız olduğum konu ise kronolojik açıdan uysalar bile Civil War temasıyla bir western'in birbiriyle örtüşmemesi. Yaşadığımız coğrafyaya çok uzak olan bu kovboy dolu dünya belki de bana bir ''fantasy'' gibi geliyordu ki top, tüfek ve askerler beni Leone'nin yarattığı bahsettiğim bu büyülü ''kovboy dünyası''ndan çıkardı.

Her şeye rağmen filmde unutulmaz sahneler mevcuttu. İlk iki filme göre en büyük artısı tüm cast ve crew'un hatta yazarının, çizerinin daha da profesyonelleşmiş olması. Örneğin özellikle ilk filmde 3-5 dakikada bir ekrana çıkan, filmi katletmeye çalışan berbat extra'lar bu filmde yoktu. Başrollerde ise adından da anlaşılacağı üzere 3 kişi; Eastwood, Wallach ve Van Cleef yer alıyor.

Hayli uzun süresi boyunca size yer yer ''izlediğim en iyi film'' dedirtebilecek bir western klasiği.

* Casting, Acting : 8.5
* Script : 8.5
* Directing, Aura : 9
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 8.5


                               8.4



For a Few Dollars More

Genre : Western
Director : Sergio Leone
Year : 1965

Prodüksiyon değeri ve Sergio Leone'nin yeteneği müthiş bir ivme kazanmış. Leone'nin bu kadar bir kısa sürede ne yaptığını bilen, kendi tarzını yaratmaya çalışan bir adama dönüşmesi ve sizin bu tüm gelişimlere tanık olmanız sinema tarihi açısından çok önemli. Ennio Morricone de tıpkı diğerleri gibi ilk filmde kendi ismini kullanmamıştı. İlk filme göre daha da ön plana çıkan müzikler, günümüzde sinemanın en iyi composer'larından biri olarak gösterilen Morricone'nin doğuşunu simgeliyor.

Dollars Trilogy boyunca değişmeyen tek şey olan Eastwood'un canlandırdığı karakter bu filmde iyice oturup, sağlamlaşmış. İlk filmde senaryo yüzünden bazı çocukça aksiyonlar içine giren Eastwood, bu sefer çok daha ağırdı. Lee Van Cleef ile muhteşem bir ikiliye dönüşmelerinin yanı sıra A Fistful of Dollars'da Ramon Rojo karakteriyle tanıdığımız Indio'nun yine kötü adam olarak karşımızda olması süper bir üçgen oluşmasını sağlamış. Film boyunca kafama takılan şey ise Indio'nun neden maskara kullandığıydı. İki maskülen adam sonrası ekrana gelen kıvrık kirpikli feminen adam beni biraz rahatsız etti. Leone'nin ifadelere yer veren tarzının iyice oturması dolayısıyla yaptığı close-up'lar yüzünden ekranda sürekli gözleri kadın, geri kalanı erkek bir karakter gördüm.

Geçimini bounty hunter olarak sağlayan Eastwood büyük ödülün peşinde... Ama hikayede bu sefer en az kendisi kadar yetenekli Albay da var. QT'nin yapmaya çalıştıklarını görünce Leone'nin ne kadar yetenekli olduğunu kavrayabileceğiniz bir film. Düşük bütçesine rağmen western dediğin böyle olur.

* Casting, Acting : 8
* Script : 8
* Directing, Aura : 9.5
* Ease of Viewing : 8
* Naked Eye : 8.5


                              8.4



A Fistful of Dollars

Genre : Western
Director : Sergio Leone
Year : 1964

Birçok ilki bünyesinde barındıran A Fistful of Dollars, Sergio Leone'nin çıkış filmi, Leone-Eastwood ikilisinin ilk buluşması, Dollars Trilogy'nin ilk filmi olmasının yanı sıra Spaghetti Western'in de doğuşunu temsil ediyor. Yani Leone, Eastwood ya da Spaghetti Western'e giriş filmi arıyorsanız bu film biçilmiş kaftan.

A Fistful of Dollars için Kurosawa'nın Yojimbo'su ufak tefek değişikliklere uğratılıp amerikano hale getirilmiş. İki düşman ailenin yaşadığı kasabaya gelen havalı çocuk Eastwood, ''birkaç dolar uğruna'' ortalığı karıştırıyor.


Saçmasapan figüranları, complex olmayan senaryosu ve garip eylemler içine giren ''iyi'' adamıyla trilogy'deki en zayıf halka.

* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 7


                             6.8



Môjû

Genre : Drama, Horror
Director : Yasuzô Masumura
Year : 1969

Kör bir heykeltıraşın obsesyon haline getirdiği genç ve güzel bir modeli kaçırmasıyla başlayan hikaye devamında tüm karakterlerin normal dışı özelliklerini bizlere sunuyor. 


Türsüz film iyi filmdir. Uzak Doğu Sineması'nın farklı örneklerinden biri olan Blind Beast de herhangi bir genre'ya dahil edilmesi zor olan bir film. En uygunu japonların kullandığı tabirle ''pinku eiga''.

Müzik kullanımları yerinde, sanat yönetiminin dekorları ise ilgi çekiciyidi. Sürreal bir dünyaya yolculuk etmeniz sağlanmış. Ancak bu film daha iyi bir sinematografi ile unutulmaz bir film haline getirebilirdi. Edogawa Rampo'nun öyküsünden yola çıkan farklı işlerin adamı Masumura, Japonlar'ın dünyaya farklı açılardan bakabilmesi, fantezi ve arzularda üst sınırları zorlamaları ve sürekli yeni denemelerde bulunmalarının önemli örneklerini beyaz perdeye taşımaya devam etmiş.

Spoiler'a yol açmaması için filmdeki sendromlardan, cinsel güdülerden ve tercihlerden bahsedilmemeli. Blind Beast, belirli bir kısımı konu eden ve yine belirli bir kısma yönelik toplumsal doğruları büyük bir balyozla un ufak eden bir film.

* Casting, Acting : 7
* Script : 8.5
* Directing, Aura : 8
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 8


                               7.8



Planet of the Apes (1968)

Genre : Sci-Fi, Adventure, Mystery
Director : Franklin J. Schaffner
Year : 1968

Planet of the Apes, 50'lerde patlayan Sci-Fi akımını 70'lere taşımak isteyen Franklin James Schaffner'ın sinemaya adım attığı filmdir. Devamını kendi getiremedi ancak kendisinden sonra birçok devam filmi ve remake'ler yapıldı. 


Kitabı okumadığım için son sahnenin gerçekten kitapta olup olmadığından da emin değilim. Olaya sembolik bakmak istiyorum. Amerikanlaştırılmış bir durum söz konusu ise çok kötü. Ama ''liberty'' diye bakılırsa daha hoş duruyor. Ape'lerin dini kitabının okunduğu sahne sinemanın tarihinin unutulmaz sahnelerinden biriydi.

Cast'tan çok karakterlerin, makyajın ve prodüksiyonun yorumlanması gereken bir film olan Planet of the Apes, yarattığı bu hayali toplum ile make-up Oscar'ını da kimselere bırakmadı. Yapım yılına göre değerlendirilirse fazla cesur ve bir o kadar da hatasız.

Planet of the Apes'in bu başlangıç filmi hiç şüphesiz sci-fi genre'sının başlıca klasiklerinden bir tanesi.

* Casting, Acting : 6.5
* Script : 8
* Directing, Aura : 8.5
* Ease of Viewing : 9
* Naked Eye : 8


                              8.0



A Hard Day's Night

Genre : Musical, Comedy
Director : Richard Lester
Year : 1964

Bırakın mükemmel bir film demeyi buna film demek bile mümkün değil.
Keşke kurgusal temalar içermeyen bir belgesel olsaymış. Hayatınızda yapacak hiçbir şeyiniz olmasa bile izlememiniz gereken bir zımbırtı.

Grubun 4 üyesinin 36 saatini konu eden projede bolca the Beatles şarkısı dinlemek mümkün. Bunun dışında hiçbir şey yok. Recep İvedik serisi ne kadar sanatsal ise bu film de o kadar sanatsal. Ancak biri musical ve Beatles tag'leri içerirken diğeri Şahan Gökbakar ve comedy tag'leri içerdiği için olsa gerek A Hard Day's Night unutulmaz bir şaheser olarak yorumlanıyor. İşin komik tarafı ufak bir yüzde de olsa The Beatles fan'ları arasında bile bu filmden nefret edenler var. Bir de The Beatles'ın hayatımda herhangi bir yeri ve değeri yok diye düşünen benim gibi kişiler için nasıl bir kabir azabıydı bu film kelimelerle anlatamıyorum bile.

Antipatiklikten ölen ve yalnızca 1-2 şarkısı güzel (idare eder) olan grubun kendilerini komik ve zeki sanmaları gerçekten trajikomik. Bunlar için ölen eli ayağı düzgün insanları görmek daha da ilginç.

Bu korkunç derecede anlamsız filmde bir kere bile gülemedim. Filmin en güzel özelliği dandik şarkılar esnasında fastforward sayesinde hayatınızdan çalınan dakikaları geri kazanabiliyorsunuz.

Sinema tarihinin en overrated filmlerinden bir tanesi.

* Casting, Acting : 2
* Script : 3
* Directing, Aura : 3
* Ease of Viewing : 1
* Naked Eye : 2


                                  2.2


A Shot in the Dark

Genre : Comedy, Mystery
Director : Blake Edwards
Year : 1964

Inspector Clouseau rolüyle gene karşımızda Sellers'ı gördüğümüz serinin ikinci filmi ilkinden bile kötü. Bu film, nasıl olur da en iyi filmler arasında gösterilir anlayamıyorum. Son derece ucuz esprilerin kullanıldığı filmin en güzel özelliği açılış sekansı ve finali olsa gerek.

A Shot in the Dark, Peter Sellers'ın gene sakarlıklar üzerine kurulu oyunculuk tarzı, güzel bir sarışın ve Blake Edwards'ın senarist kurbanı olması dışında akılda pek fazla şey bırakmadı.

Bu filmden sonra The Shadows of Paris'i Elsie Bianchi'den dinleyin ve hayatınıza devam edin.

* Casting, Acting : 5
* Script : 2
* Directing, Aura : 5
* Ease of Viewing : 2
* Naked Eye : 3


                                3.4


The Pink Panther

Genre : Comedy, Crime
Director : Blake Edwards
Year : 1963

Neden bu kadar beğenilir bilmem ama The Pink Panther'i bir komedi diye izliyorsanız büyük bir sorununuz var demektir. Ben bunu klasikleşmiş bir komedi olarak duydum, bildim ve izledim. Üzgünüm ama bu filmde tek bir komik sahne bile yok. Evet, ilginç sahneler ve çok güzel bir öyküsü var ama bu ne bir komedi ne de bir family (IMDb) filmi. Durmadan sakarlıklar yapmak yani slapstick komediler Sellers'ın tarzıdır ancak bu filmdekiler gerçekten hiç mi hiç komik değil.

Sonraki yıllarda çekilen serinin devam filmlerinde başrolü iyice ele geçiren Peter Sellers'ın The Pink Panther serisini çok daha komik bir hale soktuğunu düşünüyorum.

Keşke şöyle bir senaryo olsa ve şöyle bitse dediğim şekilde geliştiği ve bittiği için bir kez daha büyük usta Blake Edwards'ı kutluyorum. Ve tabii unutulmaz The Pink Panther Theme'ini yaratan Mancini'yi de.

* Casting, Acting : 6
* Script : 8
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 4
* Naked Eye : 6

6.2

The Party

Genre : Comedy
Director : Blake Edwards
Year : 1968

Her şey bir film setinde başlıyor. Sakar bir figuran yalnızca sette değil her ortamda sakarlıklarını gösterince başına gelenler bir çığ gibi büyüyor. Kemal Sunalvari bir oyunculuk sergileyen Sellers, filmin sonlarını ise tam bir cümbüşe dönüştürüyor. Intercom'dan çıkardığı tavuk sesleri ve sonunda o garip aksanıyla ''Howdy Partner'' demesi ise asla unutamayacağım sahneler arasına çoktan girdi.

Film ekibinin çekimler sırasında inanılmaz eğlendiği besbelli. Güzel müzikler, dans, su, köpük... bir fil. İş çığrından çıkmışa benziyor.

Peter Sellers'ın sakar bir Hindu rolünde olduğu unutulmaz bir partiye hazırsanız sinema tarihinin bu efsane komedi filmini kaçırmayın.

* Casting, Acting : 9
* Script : 7
* Directing, Aura : 8
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 7

7.6

Belle de jour

Genre : Drama
Director : Luis Buñuel
Year : 1967

Eski kulağı kesiklerin ve sinema öğrencilerinin bu filmi bir çok kez izlediğine eminim. Catherine Deneuve'un Catherine Deneuve olduğu zamanlarda çekilen Luis Bunuel imzası taşıyan özel bir film. Kocasıyla sorunlar yaşarken bir anda randevu evinde çalışmaya başlayan kadının hayatını ve bu değişimin getirdiklerini konu eden nam-ı diğer Gündüz Güzeli.

* Casting, Acting : 8
* Script : 6
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 6
* Naked Eye : 6
6.6

The Innocents

Genre : Horror, Thriller
Director : Jack Clayton
Year : 1961

''Oh, that song!'' diyerek başlıyorum söze. Filmin Spookly'liğinde büyük bir payı olan o şarkı gerçekten başarılı. Daha çok psikolojik bir savaş olarak geçen ve diyaloglara dayalı olan eski model bir korku filmi. İlk 20 dakikayı atlatırsanız daha da ilginç geleceğini garanti etsem de çok daha büyük beklentilerle izlediğim için bende hayal kırıklığına yol açtı. İzlemeseniz de pek bir şey kaybetmeyeceğiniz bir haunted mansion filmi.

* Casting, Acting : 6
* Script : 6
* Directing, Aura : 6
* Ease of Viewing : 4
* Naked Eye : 6
5.6

The Birds

Genre : Horror, Romance, Thriller
Director : Alfred Hitchcock
Year : 1963

Hitchcock gene MacGuffin tekniğini kullanmış ve herkesi filmin sonunda hayal kırıklığına uğratmıştır. Kitabı okumamış biri olarak hala ‘’Neden kuşlar saldırdı?’’ sorusunu sordurmayı yaklaşık 50 yıl geçmesine rağmen başarmıştır. Zamanına göre her ne kadar mükemmel diye adlandıracak olursak da gerçekçilik yanlısı ve iyimser filmler görmek isteyen biriyim. Filmin temposu yüksek olmasa da hiç sıkılmadığımı belirtebilirim. ‘’Sonunda ne olacak?’’ sorusuyla geçen 2 saat için Büyük Usta’ya teşekkür ederim.

* Casting, Acting : 7
* Script : 6
* Directing, Aura : 8
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 7

7.0

What ever Happened to Baby Jane?

Genre : Drama, Thriller
Director : Robert Aldrich
Year : 1962

Cast'da Joan Crawford ve Bette Davis gibi dönemin iki ünlü oyuncusunu
görüyoruz. Robert Aldrich, tüm zamanların en iç karartıcı filmlerinden birinde yönetmen koltuğunda. Çocukken yakaladığı ''şöhreti'' asla tekrar yakalayamayan rahatsız Jane Hudson ve sinemada bir yıldızken geçirdiği kaza sonucu yatağa bağlı olarak yaşamak zorunda kalan Blanche Hudson. Sinefillerin kalbinde bu film, sizi geren atmosferi, akılda kalıcı müziği ve rahatsız edici kareleriyle her zaman özel bir yer tutacağa benziyor.

* Casting, Acting : 8
* Script : 7
* Directing, Aura : 8
* Ease of Viewing : 6
* Naked Eye : 7

7.2

Kiss Me, Stupid

Genre : Romance, Comedy
Director : Billy Wilder
Year : 1964

60'ların en iyi filmlerinden biri olduğuna inandığım birçok ustayı buluşturan Kiss Me Stupid, herkesin mutlaka izlemesi gereken bir film. Orville kendi çapında piyanosuyla besteler yapmaktadır. Tabi amacı bunlardan para kazanabilmek ve ünlü olma gayesidir. Orville'in ayrıca çok güzel bir karısı vardır. Ülkenin en meşhur şarkıcılarından biri olan Dino'nun arabası Orville'in evinin önünde bozulur. Dino'nun kadınlara olan düşkünlüğünü de eklersek başlangıç için oldukça ilgi çekici değil mi?

* Casting, Acting : 9
* Script : 9
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 8

8.0

Repulsion

Genre : Thriller, Drama
Director : Roman Polanski
Year : 1965

Carol rolüyle izlediğimiz Catherine Deneuve 100'ü aşkın filmde yer alsa da en parlak olduğu dönem 60'lardı. Les parapluis de Cherbourg, Belle de jour ve Repulsion 3 yıl arayla çekilmiş başyapıtlardı. Bu filmde pek beyazperdede alışık olmadığımız bir rolle karşımıza çıkıyor. Zihni ağır hasarlı olan Carol, ablasının Pisa Kulesi'ne tatile gitmesiyle evde yalnız kalıyor. Bu yalnızlık büyük sorunları da yanında getiriyor. Filmin yönetmen koltuğunda ise Polonya asıllı gerilim ustası Polanski var. Onun farklı çerçeve anlayışını da iştahım kabararak izledim. Repulsion'ın en güzel özelliği ise kafanızda birçok soru bırakması. Herşeyi izleyeciye vermeyen bir gerilim.


* Casting, Acting : 7
* Script : 7
* Directing, Aura : 8
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 7

7.2

5 Card Stud

Genre : Western, Mystery
Director : Henry Hathaway
Year : 1968

Bir poker oyunu sırasında hile yapan adamı asan oyuncular başlarına neler geleceğini bilmiyorlardır. İlk 10-15 dakikası sıkıcı da olsa film yavaş yavaş sizi içine çekmeye başarıyor. Başından sonuna kadar süren gizem ise eski ve durgun filmi izlenir kılıyor. Başrolde Dean Martin'i izleme fırsatı bulduğumuz filmin yönetmen koltuğunda ise Hollywood'u Hollywood yapan adamlardan biri olan Henry Hataway oturuyor.

* Casting, Acting : 6
* Script : 7
* Directing, Aura : 6
* Ease of Viewing : 5
* Naked Eye : 6

6.0