Genre : Dark Comedy
Director : Robert Altman
Year : 1992
Kendine ait bir mizah anlayışı olan Robert Altman'ın 92 yılı yapımlı The Player'ı ödül törenlerini silip süpürmüştü. İçinde birçok türü barındıran bu 2 saatlik film sinemayla yakın ilişkide olmayan kişileri sıkıntıdan patlatabilir.
Senaristlerin, yönetmenlerin ve oyuncuların cirit attığı The Player bir Hollywood stüdyosunda geçiyor. Kimin oyuncu kimin cameo olduğunu anlamak ve kimin kurgu kimin gerçek olduğunu anlamak yaklaşık yarım saatinizi alabilir. Bunu atlattıktan sonra filmin size verdiği matematiğe geçiyorsunuz. Filmdeki karakterler size başarılı bir Hollywood filminde olması gereken özellikleri tek tek açıklıyor. Ve tüm film bu doğrultuda ilerliyor. Hollywood'un yapaylığını konu eden filmde cast'taki oyuncuların da yalnızca ''idare ettiklerini'' fark edebilirsiniz. Açıkçası hiçbir duyguyu bana veremediler. Filmdeki tek duygusal değişim Tim Robbins'in makyajıydı. Ve tabii prodüksiyon ve senaryo kendi sınırlarını o kadar zorlanmış ki bu durum da beni fazlasıyla yordu. 10 dakikalık bir açılış sekansı ve sürekli aynı çemberde dönen film içinde film içinde film içinde film... The Player tüm sterotipleri kullanarak sinema sektöründen karakollara kadar çevresiyle de alay ediyor. Bununla yetinmeyip sonunda kendisiyle bile dalga geçiyor. The Player bolca hiciv kullanan bir metafilm. Ait olduğu 7 genre'yı görmezden gelin, bu açıkça bir kara komedi. İçinde sayısız gönderme bulunduran filmin tamamını anlamanız için çok sağlam bir sinefili hastası olmanız gerekmekte. Bu koşulda bile tempo ve bazı zorlamalar beni ettiği gibi sizi de rahatsız edebilir.
İlginç bir deneme, bolca kişisel tatmin, fazla cameo, fazla twist, fazla abartılmış bir film. Ve karşınızda The Player!
* Casting, Acting : 6
* Script : 6.5
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 5
* Naked Eye : 5
5.9
5.6-6.5: Fair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5.6-6.5: Fair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
The Loved Ones
Genre : Thriller, Horror
Director : Sean Byrne
Year : 2009
2000’li yılların The People Under the Stairs’ı ile karşı karşıyayız. Kendisine benzer sayısız torture filmine göre pek artısı olmasa da Avustralya Sineması’nın o alışılageldik sinematografisi bu filmde de izleyiciye güzel sahneler bahşediyor. Yönetmen Sean Byrne’dan dikkat çekici bir debut.
Bir ergen filmi olarak başlayan The Loved Ones okul balosunun eve taşınmasıyla çehresini değiştirip bir korku filmine dönüşüyor. İçinde hiçbir bağlantı barındırmayan havada kalmış filmleri sık sık eleştiren biri olarak The Loved Ones’taki her şeyin bağlantılı olması durumunu şikayet edemeyeceğim. Bu aşırı ‘’bağlantılılık’’ biraz gerçek dışılığa yol açsa da tüm sevilen parçaları bir arada kullanan Sean Byrne’ın senaristliği de benden geçer not almayı başardı. Her şeye rağmen The Loved Ones, gore ve torture sub-genre’larından hoşlananlar için vurucu bir film olsa da bu genre’ları yalayıp yutan fanatikler için son derece soft bir film olarak görülebilir.
Özetle Kasey Chambers dinlemekten kafayı yemiş bir gencin süslenmiş püslenmiş hikayesi.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 7
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 6
* Naked Eye : 6
6.5
Year : 2009
2000’li yılların The People Under the Stairs’ı ile karşı karşıyayız. Kendisine benzer sayısız torture filmine göre pek artısı olmasa da Avustralya Sineması’nın o alışılageldik sinematografisi bu filmde de izleyiciye güzel sahneler bahşediyor. Yönetmen Sean Byrne’dan dikkat çekici bir debut.
Bir ergen filmi olarak başlayan The Loved Ones okul balosunun eve taşınmasıyla çehresini değiştirip bir korku filmine dönüşüyor. İçinde hiçbir bağlantı barındırmayan havada kalmış filmleri sık sık eleştiren biri olarak The Loved Ones’taki her şeyin bağlantılı olması durumunu şikayet edemeyeceğim. Bu aşırı ‘’bağlantılılık’’ biraz gerçek dışılığa yol açsa da tüm sevilen parçaları bir arada kullanan Sean Byrne’ın senaristliği de benden geçer not almayı başardı. Her şeye rağmen The Loved Ones, gore ve torture sub-genre’larından hoşlananlar için vurucu bir film olsa da bu genre’ları yalayıp yutan fanatikler için son derece soft bir film olarak görülebilir.
Özetle Kasey Chambers dinlemekten kafayı yemiş bir gencin süslenmiş püslenmiş hikayesi.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 7
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 6
* Naked Eye : 6
6.5
Av Mevsimi
Genre : Crime, Drama, Mystery
Director : Yavuz Turgul
Year : 2010
Bay Eşkıya Yavuz Turgul'un son filmi 16 yaşındaki bir kızın katledilmesiyle başlıyor. Hikaye klasik bir katil kim filmi gibi dursa da bu cinayetin araştırılması sırasında cinayet masası polislerinin özel hayatlarında yaşadıkları filmi benzerlerinden az da olsa farklı kılıyor.
Av Mevsimi'nin güçlü bir cast'ı var. Şener Şen, Cem Yılmaz, Okan Yalabık, Çetin Tekindor ve Melisa Sözen gibi isimleri bir araya getirmek önemli bir başarı. Ancak performanslar isimlerin gücüyle doğru orantıda değildi. Şener Şen ve Okan Yalabık ''idare etti''. İkisinin de daha iyi performanslarına tanık olmuştuk. Çetin Tekindor için yorum yapmayacağım çünkü bu kadar ünlü bir oyuncunun başrol olarak lanse edilmesi ve 1 saat ekranda görülmemesiyle ilgili ne yazsam spoiler'a girer. Bu tercih için inanınılmaz hatalı bir casting diyebilirim. Bunun benzeri hatalı casting'ler korku filmlerinin başrollerinde ünlü kullanımıyla gerçekleşir. Düşük bütçeli bir korkunun başrolüne bir ünlüyü koydunuz mu zaten senaryonun nasıl akacağını da izlemeden ele vermiş olursunuz. Hem filmi hem cast'ı kurtaranlar ise kağıtta zincirin en zayıf halkaları olarak görülen Cem Yılmaz ve Melisa Sözen oldu. Onların güçlü performansları filmi izlenebilir kıldı.
Senaryoda kabul edilemeyecek hatalar vardı. Melisa Sözen'in canlandırdığı karakter Asiye'nin elektrik kesildikten sonra yaşadığı karakter değişimi ancak bir exorcism ile açıklanabilir. Ne buna meyil edildi, ne izleyenin buna hazırlanması sağlandı. Asiye'nin içine bir kötü ruh girdi ve Asiye 2 saatlik filmin 2 dakikası boyunca başka biri olmak zorunda kaldı. Aslında kızın hiçbir suçu yok. Bu kötü ruhun adı Yavuz Turgul. Asiye'nin bahsettiğim sahnesi senaryo bu şekilde devam etmeli diye film içindeki akla mantığa sığmayan 2-3 sahneden biriydi. Bir diğeri Pamuk'un annesinin öylesine muhabbet edilirken 25 saniye içinde kan vermekten bahsetmesi oldu. Ancak ve ancak bu sahne çok daha uzun tutulsaydı bu durum akla mantığa yatkın olabilirdi. Ve tabii yine Türkiye'de asla gerçekleşmeyecek Çetin Tekindor'un son sahnesi var. Lisansta 3. sınıfa giden sinema öğrencilerinin de yazdıkları senaryolar hep bu şekilde sonlanır. İşte bu 3 saçmalık yüzünden fena bir film olmayan Av Mevsimi'ni sevebilmem mümkün olmuyor. Pek derine inmeden her verileni alırsanız güzel bir film gibi gelebilir ancak üzerinde biraz düşününce kabul edilemez bir yapısı olduğunu fark ediyorsunuz. Ayrıca Ferman'ın eşi de Hasan'ın özel hayatı da çok havada bırakıldı. Filmin süresi biraz daha uzun tutulup hepsi bir şekilde bağlantılı hale getirilebilirdi.
* Casting, Acting : 7
* Script : 4.5
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 6.5
6.3
X - The Lego Movie
Genre : Animation, Adventure, ComedyDirector : Phil Lord, Christopher Miller
Year : 2014
Çoğu sinema izleyicisi ve eleştirmen tarafından 2014'ün en iyi filmi ve son dönemdeki en iyi animasyon olarak lanse edilen The LEGO Movie birçok açıdan abartıldığı kadar iyi değildi. Diğer markalara ve kişilere atıp tutuyor diye bu filmi ''büyük bir kapitalizm eleştirisi'' olarak yorumlayan insanlar bile mevcut. Gereksiz yorumları bir kenara bırakıp LEGO'nun geri dönüşünü sağlayan 100 dakika süren bu reklam filmini yorumlamaya geçelim.
Filmin ilk bölümlerinde hiçbir sahnede kahkaha atmadım, gülmedim, gülümsemedim ve hatta yanaklarım bile hareket etmedi. Kaşlarım çatık bir şekilde tıpkı Jump Street filmlerinde olduğu gibi bu mu mizah? dedim kendi kendime. İşin kötü tarafı içinde onlarca başarısız güldürme çabası olmasına rağmen Jump Street'ler beyni hiç yormuyordu. Ancak bu film Lord ve Miller'ın önceki filmlerinde olduğu gibi onlarca kötü espri denemesi dışında epilepsi krizlerini bile tetikleyebilecek renkleri, parlaklığı ve devinimi bünyesinde barındırıyor. Bir animasyonun beni bu kadar yorduğuna ilk defa tanık oldum. Son derece olumsuz ilerleyen filmin ikinci yarısında sahne alan DC Comics'in ve Star Wars'un yıldızları deyim yerindeyse filmi ipten aldı.
Filmin ana karakteri Emmet'ın hiçbir özel gücü, yeteneği ve yaratıcılığı yoktu. Kahramanlık vasıflarını bünyesinde bulunduran asıl kişi ona bu yolda yardımcı olan Wyldstyle'dı. Bu iki gence eğitmen ve yol gösterici rolündeki Vitruvius'u ve esprili, şımarık, bencil ve zengin olan kötü karakterimiz Lord Business'ı ekleyelim. Bu 4 karakter size herhangi bir şeyi anımsattı mı? İpucu vereyim, Matthew Vaughn'un Kick-Ass'ini mesela? Bu durumda gerek ana karakterleri, gerek bundan önce bahsettiğim gibi kalitesiz mizah anlayışıyla The LEGO Movie'nin kötü bir film olmasını engelleyen DC Comics karakterlerine bir kez daha teşekkür edelim. Kayda değer 2-3 karakter ve bazı sahneler (spaceship!) dışında filmin son sahnesi ve Little Big Planet benzerlikleri filmin hoşuma giden taraflarıydı.
Hedef kitlesinin çocuklar olduğunu ve asıl amacın o çocuklara LEGO aldırmak olduğunu varsayarsak 100 dakikalık bu reklam filmi arzuladığı başarıya ulaşmıştır. Unutulmaya yüz tutmuş LEGO firması, satışlarından da belli olduğu üzere eski günlerine geri dönmüştür. Filmin içinde sıkça tekrarlanan Everything is Awesome adlı şarkının en çok indirilenler listelerinde 1 numaraya kadar yükselmesi ve The LEGO Movie'nin yalnızca animasyon dalında değil tüm dallarda adaylıklar ve ödüller elde etmesi gerektiğini söyleyenleri düşünürsek, bu film aslında boyundan büyük işlere kalkışmış ve korkarım ki bu yolda oldukça başarılı olmuştur.
Sonuç; Phil Lord, Chris Miller ve tüketiciler sayesinde LEGO'nun cebi doldu. LEGO ve tüketiciler sayesinde Phil Lord ve Chris Miller'ın cebi doldu. İzleyiciler tüketmekten ve bu işin bir parçası olmaktan dolayı memnun. E bu durumda siz de durmayın. İsteneni yapın ve tüketin çocuklar! Unutmayın, LEGO'larla her şeyi yapabilirsiniz. Onlarla yepyeni bir dünya yaratabilirsiniz. Zeki ya da yaratıcı olmamıza bile gerek yok. Bu filmde hoşunuza giden her şeyi yapmak için yalnızca LEGO satın almanız yeterli, teşekkürler.
* Characters : 6
* Script : 5.5
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 5
* Naked Eye : 5
5.6
Ett Hål I Mitt Hjärta (A Hole in My Heart)
Genre : DramaDirector : Lukas Moodysson
Year : 2004
Oysaki filmin ilk 30 saniyesi ne kadar normal başlamıştı öyle değil mi sevgili okurum? Bundan önceki 3 filmi arasında en herkese hitap eden filminin 14 yaşındaki lezbiyen çocuğun hayatını konu ettiğini düşünürsek zaten bazı şeylerin bilincinde olarak ekran karşısına oturduğumuzu varsayıyorum. Her 2 yılda bir dozajı biraz daha artıran ve artık kemikleşen bir kitleye sahip olan Moodysson, buna rağmen bu filmle beraber çoğu eleştirmen tarafından yerin dibine sokuldu. Film neredeyse hiçbir ülkede festivaller dışında vizyona giremedi. Tüm sinema sitelerinde yoğun bir şekilde hate aldı, filmi izleyenler tarafından kullanılan puanlar hep 0 ve 1 oldu. A Hole in My Heart'ın Meta skoru 32, IMDB'deki ortalaması ise 45. IMDB kitlesi bu tür filmlerden ne anlar diyebilirsiniz, evet ben de öyle demiştim. Ama bu film, sanata çok daha duyarlı olan Rotten'deki yazarlara göre bile çürük bir %40 alabildi. Hatta benimle ortak zevklere sahip sinefillerden yola çıkan Criticker bile benim muhtemelen bu filme 35 vereceğimi düşünüyor. Peki bu mide bulandıran film bu kadar eleştiriyi hak ediyor mu? Bu biraz sizin algınıza, biraz evrensel algılara bağlı. Bu konuya yazının sonunda tekrar döneceğiz.
Moodysson 4. filmi A Hole in My Heart'ta hayatta pek de mutlu olamamış 4 sorunlu kişiyi aynı çatı altında topluyor. 30 m2'lik bir evde insanlarla ilişki kurmakta güçlük çeken bir genç, gencin babası, babasının arkadaşı ve bir fahişe 90 dakikalık bir performans sergiliyorlar. Kadının yemek almak için dışarı çıkması dışında filmin tamamı bu kadroyla, bu mekanda geçiyor.
Film boyunca geçmişlerini ve geleceklerini sorgularken anlatımın ve cut'ların garipliği nedeniyle işin içinden kolayca ''deneysel'' denip çıkılabilir ancak durum pek de böyle değil. Birçok deneysel film izledim ve deneysel filmleri (buna La Vie Nouvelle de dahil) çok sevdiğim söylenemez. Bu filme deneysel demek yerine herhangi bir yerde hiç bahsedilmemesine rağmen filmin anlatımında edebiyatta daha çok karşılaştığımız bir teknik kullanılmış, bilinç akışı. A Hole in My Heart'ta izlediğimiz ya da izleyeceğiniz birçok şey bilinç akışı yöntemiyle bizlere sunulmuş. Olmasını düşündüğün ve belki olmasını istediğin ancak gerçekte olmayan olayları hızlı bir kurguyla gerçekle birleştirip bize sunan Moodysson, böylelikle film dilini kolay olmayan ve zihinsel bir boyuta taşımış. Benim film boyunca merak ettiğim ve kendisine sormak istediğim tek soru, bu filmde hiç öylesine çektiği bir sahne ya da yazdığı bir line var mıydı yok muydu?
A Hole in My Heart'ı kesinlikle tok karnına izlememenizi önererek başta bahsettiğim algı kalıplarına ve iğrençlik konusuna geri dönmek istiyorum. Bu filmi iğrenç olarak nitelerken ve hatta belki filmi bile bitirmeden en düşük puanı verirken mutlu olmanın ve gülmenin iyi, üzülmenin ve ağlamanın kötü olarak algılandığı bir dünyada yaşadığınızın farkında mısınız? Bu duruma rağmen neden drama'lar sevilerek izleniyor? Üzülmek de iğrenmek gibi olumsuz algı yaratan bir kelime, bir his değil mi? Bu açıklamadan yola çıkarsak filmle ilgili ilk ayrılış kimilerine göre mide bulandırıcı, azınlıkta olan kesime göre ise hiçbir şekilde mide bulandırıcı değil. Mide bulandırıcı olduğunu düşünenler (ki ben de bu 2. aşamadaki ayrımda yer alıyorum) mide bulandırıcı olan bir filmin kötü bir film olduğu kanısına varmayabilir. Başarılı görmediğimiz bir film ile mide bulandırıcı bir film arasında değer olarak herhangi bir benzerlik bana göre yok. Yani bir film hem mide bulandırıcı hem de başarılı olabilir. Spasojevic'in Srpski Film'i buna iyi bir örnek. Aynı zamanda bir film hem mide bulandırıcı hem de başarısız olabilir. Buna da bana göre dayanılması çok daha güç filmler olmasına rağmen dayanılması en güç filmler listelerinde hep üst sıralarda yer alan August Underground Mordum'u örnek verebiliriz. Özetle midenizin A Hole in My Heart'ı kabul etmesi pek kolay olmayacak ama yalnızca mideniz yeteri kadar dayanıklı değil diye bu adamın bu filmle anlatmak istediklerini görmezden gelip ya da görmeyip filmi dikkat çekmek için yapılmış bir zırva, bir sapıklık olarak görme hatasına düşmeyin. Bu kadar savunmama rağmen filmi beğendim mi? Hayır, son derece vasat bir film ve hatta belki de Moodysson'ın en kötü filmi. Ancak böyle olması bu filmin 0/5, 1/10 ya da 35/100 olması gerekliliği sonucunu çıkarmaz.
Yasaklamalar yüzünden gişelerden yeterli kazancı sağlayamaması konusunda prodüktörlerin pek dertli olduğunu düşünmüyorum. Zaten filmin tüm maliyeti yenilen pizza ve sosisli olmalı. Ayrıca İskandinavya'daki tüm iyi filmlerde imzası olduğunu fark etmeye başladığım Memfis Film, Moodysson'ın tüm filmlerinde olduğu gibi bu filmin açılışında da karşımıza çıkıyor.
Yaşadıkları da iğrenç, hissettikleri de demek yerine yaşadıklarından dolayı hissettikleri iğrenç olan karakterleriyle, porno filmleri ve erkeklerin kadın bedeni üzerindeki zihinsel doyumlarını eleştiren bir film.
* Casting, Acting : 6
* Script : 6.5
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 5.5
* Naked Eye : 6.5
6.3
Tillsammans (Together)
Genre : Drama, Romance, Comedy
Director : Lukas Moodysson
Year : 2000
Yönetmenin diğer filmleri Fucking Åmål ve We are the Best kadar olmasa da Together da kendinizi iyi hissetmenize yol açıyor. Bir Moodysson klasiği olarak yine ergenler kadrodaki yerini almış. Diğer filmlerinden farklı olarak ergenleri aileler, eski aileler, aile olmayan çiftler, çift olmak isteyen yalnızlar ve yalnız kalmak isteyen çiftler tamamlıyor.
Komün hayatı yaşayan sol görüşlü insanlar arasında eski karı-kocalar, gay ve lezbiyenler ve hatta cinsiyet değiştirenler bile mevcut. Birçok şeyi İsveç'in rahatlığına ve 70'lere bağlıyabiliriz. Çünkü 25-40 yaş arası 10 kişinin sürekli aynı çatı altında yaşaması pek görülmüş şey değil. Ülkemizde biz bu duruma daha çok TV programlarında tanık oluyoruz.
Together Moodysson'ın en sıradışı filmi olmasa da bana göre en absürt filmi olma özelliğini taşıyor. Karakterlerini senaryo içinde sağdan sola ve yukarıdan aşağıya sallarken size sadece ''Yok artık!'' demek düşüyor. Bu kadar kalabalığa rağmen karakter gelişimleri ve senaryodaki bağlantı o kadar yerinde ki yapılan onca absürtlük size bir zaman sonra olağan gelmeye başlıyor.
Genel sinema izleyicisine göre pek uygun olmayan Moodysson'ın 2. filmi Together; hoşgörü, affetmek, değişmek, yeni deneyimler ve aile bağları üzerine kurulu.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 7.5
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 6
* Naked Eye : 6
6.5
Director : Lukas Moodysson
Year : 2000
Yönetmenin diğer filmleri Fucking Åmål ve We are the Best kadar olmasa da Together da kendinizi iyi hissetmenize yol açıyor. Bir Moodysson klasiği olarak yine ergenler kadrodaki yerini almış. Diğer filmlerinden farklı olarak ergenleri aileler, eski aileler, aile olmayan çiftler, çift olmak isteyen yalnızlar ve yalnız kalmak isteyen çiftler tamamlıyor.
Komün hayatı yaşayan sol görüşlü insanlar arasında eski karı-kocalar, gay ve lezbiyenler ve hatta cinsiyet değiştirenler bile mevcut. Birçok şeyi İsveç'in rahatlığına ve 70'lere bağlıyabiliriz. Çünkü 25-40 yaş arası 10 kişinin sürekli aynı çatı altında yaşaması pek görülmüş şey değil. Ülkemizde biz bu duruma daha çok TV programlarında tanık oluyoruz.
Together Moodysson'ın en sıradışı filmi olmasa da bana göre en absürt filmi olma özelliğini taşıyor. Karakterlerini senaryo içinde sağdan sola ve yukarıdan aşağıya sallarken size sadece ''Yok artık!'' demek düşüyor. Bu kadar kalabalığa rağmen karakter gelişimleri ve senaryodaki bağlantı o kadar yerinde ki yapılan onca absürtlük size bir zaman sonra olağan gelmeye başlıyor.
Genel sinema izleyicisine göre pek uygun olmayan Moodysson'ın 2. filmi Together; hoşgörü, affetmek, değişmek, yeni deneyimler ve aile bağları üzerine kurulu.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 7.5
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 6
* Naked Eye : 6
6.5
RoboCop (2014)
Genre : Sci-Fi, Action, Crime
Director : José Padilha
Year : 2014
Peter Weller'ın Robocop olduğu zamanlar Robocop güçlüydü. Robocop 3'de Weller yoktu ve Robocop kanat takıp uçmaya başladı. Bu yıl yapılan remake'te ise Robocop yerden 25 metre havaya sıçrayabilen ve mermilerden Matrix'teki Neo gibi kaçabilen hızlı ve kıvrak bir cyborg'a dönüştü. Teknolojik gelişmeler Robocop evrimini çok güçlüden çok atletiğe doğru yönlendirdi. Metal yığını robotik sesli adam bir süper insana dönüştürüldü.
Bu filmi iki şekilde inceleyebiliriz. Ve bu iki farklı inceleme yöntemi bizi birbirine tamamen zıt sonuçlara götürür. Önceki Robocop'ların en büyük eksisi olan CGI bu filmle beraber benzer rakiplerinin seviyesine yaklaşmış. Tarama hızı, nişan alma hızı, data'lara erişim ve araştırma hızı ve hatta kullandığı motorun hızı Robocop'ı çok daha teknolojik ve futuristic bir havaya büründürmüş. Eminim bu filmdeki cyborg gibi olmak isteyen çok insan vardır. Tabii iyi yönlerine rağmen filmdeki cyborg'un Robocop olmadığını iddaa edenlere de kulak vermek gerekiyor. Bir diğer görüş de bu. Filmin kötü bir imaja sahip olmasının remake olmasının dışında Robocop'ın Ironman, Spider-man ve Batman arası bir karaktere dönüştürülmesi. Fiziksel açıdan Ironman'i, jimnastikçi esnekliği ile Spider-man'i ve özellikle filmin sonundaki Murphy-Dr. Norton sahnesiyle Bruce Wayne-Alfred diyaloglarına benzerliğiyle Batman'i hatırlattı. Bu benzerliklerden dolayı filme önyargılı yaklaşmaya çalışsanız da Jose Padilha'nın Robocop'ı buna pek izin vermiyor.
İlk 25 dakikasını ve sonunu saymazsak beklediğimden çok daha iyi bir remake ortaya çıkmış, tebrikler.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 6.5
6.5
Director : José Padilha
Year : 2014
Peter Weller'ın Robocop olduğu zamanlar Robocop güçlüydü. Robocop 3'de Weller yoktu ve Robocop kanat takıp uçmaya başladı. Bu yıl yapılan remake'te ise Robocop yerden 25 metre havaya sıçrayabilen ve mermilerden Matrix'teki Neo gibi kaçabilen hızlı ve kıvrak bir cyborg'a dönüştü. Teknolojik gelişmeler Robocop evrimini çok güçlüden çok atletiğe doğru yönlendirdi. Metal yığını robotik sesli adam bir süper insana dönüştürüldü.
Bu filmi iki şekilde inceleyebiliriz. Ve bu iki farklı inceleme yöntemi bizi birbirine tamamen zıt sonuçlara götürür. Önceki Robocop'ların en büyük eksisi olan CGI bu filmle beraber benzer rakiplerinin seviyesine yaklaşmış. Tarama hızı, nişan alma hızı, data'lara erişim ve araştırma hızı ve hatta kullandığı motorun hızı Robocop'ı çok daha teknolojik ve futuristic bir havaya büründürmüş. Eminim bu filmdeki cyborg gibi olmak isteyen çok insan vardır. Tabii iyi yönlerine rağmen filmdeki cyborg'un Robocop olmadığını iddaa edenlere de kulak vermek gerekiyor. Bir diğer görüş de bu. Filmin kötü bir imaja sahip olmasının remake olmasının dışında Robocop'ın Ironman, Spider-man ve Batman arası bir karaktere dönüştürülmesi. Fiziksel açıdan Ironman'i, jimnastikçi esnekliği ile Spider-man'i ve özellikle filmin sonundaki Murphy-Dr. Norton sahnesiyle Bruce Wayne-Alfred diyaloglarına benzerliğiyle Batman'i hatırlattı. Bu benzerliklerden dolayı filme önyargılı yaklaşmaya çalışsanız da Jose Padilha'nın Robocop'ı buna pek izin vermiyor.
İlk 25 dakikasını ve sonunu saymazsak beklediğimden çok daha iyi bir remake ortaya çıkmış, tebrikler.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 6.5
6.5
Kelebeğin Rüyası
Genre : Drama, Biography, History
Director : Yılmaz Erdoğan
Year : 2013
Muzaffer Uslu ve Rüştü Onur adlı iki şairin hayat hikayelerine Behçet Necatigil eşlik ediyor. 2. Dünya Savaşı döneminde Zonguldak'ta geçen film, bol dize ve bol öksürük üzerine kurulu.
Kelebeğin rüyası bir drama ama alışık olduğumuz dramalar gibi düşük bir temposu yok. Bunun nedeni bol diyalog kullanılması. Diyalog olmayan yerlerde ise şiirler filmin akıcılığını korumasını sağlıyor. Anadolu'da geçen dönem filmlerinden vazgeçmeyen filmin yönetmeni ve senaristi Yılmaz Erdoğan cast'taki de en iyi isimdi. Sürekli madene inmek isteyen ''şiir yazılası kız'' dışında oyunculuğuyla filmi baltalayan kimse yoktu.
Türk dizileri temalarında yerelliğin ve silahların etkisi kadar Türk Sineması temaları da hastalıklar ve ölümlerden etkilenmiş durumda. Peki, Türk Sineması için hastalık ve silah içermeyen senaryolar yazabilecek yazarlar yok mu bu ülkede?
* Casting, Acting : 6
* Script : 5.5
* Directing, Aura : 6
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 6
6.2
Director : Yılmaz Erdoğan
Year : 2013
Muzaffer Uslu ve Rüştü Onur adlı iki şairin hayat hikayelerine Behçet Necatigil eşlik ediyor. 2. Dünya Savaşı döneminde Zonguldak'ta geçen film, bol dize ve bol öksürük üzerine kurulu.
Kelebeğin rüyası bir drama ama alışık olduğumuz dramalar gibi düşük bir temposu yok. Bunun nedeni bol diyalog kullanılması. Diyalog olmayan yerlerde ise şiirler filmin akıcılığını korumasını sağlıyor. Anadolu'da geçen dönem filmlerinden vazgeçmeyen filmin yönetmeni ve senaristi Yılmaz Erdoğan cast'taki de en iyi isimdi. Sürekli madene inmek isteyen ''şiir yazılası kız'' dışında oyunculuğuyla filmi baltalayan kimse yoktu.
Türk dizileri temalarında yerelliğin ve silahların etkisi kadar Türk Sineması temaları da hastalıklar ve ölümlerden etkilenmiş durumda. Peki, Türk Sineması için hastalık ve silah içermeyen senaryolar yazabilecek yazarlar yok mu bu ülkede?
* Casting, Acting : 6
* Script : 5.5
* Directing, Aura : 6
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 6
6.2
Sleepwalk With Me
Genre : ComedyDirector : Mike Birbiglia, Seth Barrish
Year : 2012
Birbiglia, hepimizin hayatında en azından bir kez karşılaştığı ruh hali ve kararsızlığı otobiyografisi niteliğindeki filmi aracılığıyla indie komedilerin ana malzemesi olan ''sıklıkla görülmeyen bir durumu ele alma'' eylemi ile süsleyerek bizlere sunuyor. Bu filmdeki konumuz: Uyurgezerlik.
Evlilikten kaçan komedyenin evlilik korkusu sayesinde iyi bir komedyene dönüşme hikayesini anlatan film modern zaman ilişkilerine ışık tutuyor. İki filmden de daha kötü olduğunu unutmamak şartıyla Sleepwalk with me'yi Realist yaklaşımı nedeniyle 500 Days of Summer'a, kadın-erkek ilişkileri nedeniyle de Annie Hall'a benzetebiliriz.
Bu filmi sevdiyseniz yine bir komedyen olan Goldthwait'in Sleeping Dogs Lie'ını da izleyebilirsiniz. Bu iki filmde de sinemaya el atan komedyenlerin gözünden kadın-erkek ilişkileri anlatılıyor. Bu kıyaslamada bile Sleepwalk with Me 3-5 adım geride kalıyorsa bu filmi diğer eleştirmenler gibi önermem için dürüstlükten uzaklaşmam gerekir.
Biraz over-rated olan elinize geçerse izleyebileceğiniz, sıradan bir komedi.
* Casting, Acting : 6
* Script : 6
* Directing, Aura : 6
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 6
6.1
Rocky V
Genre : Sport, DramaDirector : John G. Avildsen
Year : 1990
Serinin 5. filminde koltuğa ilk filmin yönetmeni Avildsen oturuyor. Eski mahalle ve eski evin yanı sıra temposu ve dramatik yapısı ile de özüne dönmeye çabalayan film bunlara rağmen ilk filmin çok uzağında kalmış. Ancak Rocky 5'ın en kötü Rocky filmi olarak lanse edilmesi son derece acımasızca. Yalnızca kronolojik olarak filmleri beğenen düz mantığa sahip taklitçi kişiler 4. filmin 5. filmden daha iyi olduğunu öne sürebilir. Bu kişilerin sinemanın S'sinden anlamadığı ya da kör olduklarını varsayabiliriz.
Oğlu, karısı ve Paulie ile birlikte aile içinde takılmayı tercih eden Balboa beyninde oluşan hasar nedeniyle dövüşmeyi de bırakıyor. Onu, Tommy Gunn adlı gencin menejeri ve coach'u olarak izleme fırsatı buluyoruz. Eski filmlerden oluşan sahneler sürekli pişirilip önümüze sunulsa da en azından bu sefer MTV izliyormuşsunuz gibi hissetmiyorsunuz.
Veda filmi niteliği taşıyan Rocky 5 izleyiciye istediğini veriyor.
* Casting, Acting : 5
* Script : 5
* Directing, Aura : 6
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 5.5
5.7
Rocky II
Genre : Sport, Drama
Director : Sylvester Stallone
Year : 1979
Kimilerine göre ilk karşılaşmada gerçek kazananın Rocky Balboa olması Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu Apollo Creed'i huzursuz etmeye başlayınca Apollo, Rocky'i rövanşa çıkarmak için her yolu dener. Bu kısımlar umut vadetse de daha sonra Adrian'ın kendine göre haklı ancak izleyiciyi kızdırıp sabırsızlanmasına yol açacak hal ve hareketleri nedeniyle Balbao ailesi için de izleyiciler için de katlanılması zor bir 80 dakika süregeliyor. Bir şekilde hastaneden kurtulan Balboa'lar ve film, tekrar yukarı ivme kazanıyor ve daha önce hiçbir dakikada çıkamadığı bir noktada ekranlara veda ediyor.
Dini semboller ve söylemlerin bolluğu Adrian'ın rahatsız edici tavırlarıyla birleşince zaten temposu ilk filmden de yavaş olan film katlanılması güç bir hal alıyor. Adrian'ın elinde bir Superman, bir Batman varken bu süper kahramanı yaklaşık 1.5 saat boyunca süper kahramanı izlemeye gelen kitleye göstermemesi filme cheesy bir hava katmamak için olmalı. Ancak boksör Rocky yerine filmin büyük çoğunluğunu kaplayan geçim mücadelesi, filmin sport yönünün minumum, drama yönünün maximum'da hissedilmesine neden olmuş.
Son round'a kadar dayanabilirseniz hakem ve jüri puanını 5'ten 7'ye kadar çıkarabilir. Sallansanız da Rocky'i düşünün, düşseniz de Rocky'i isteyin... Ve başarın.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6.5
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 5.5
* Naked Eye : 7
6.4
Director : Sylvester Stallone
Year : 1979
Kimilerine göre ilk karşılaşmada gerçek kazananın Rocky Balboa olması Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu Apollo Creed'i huzursuz etmeye başlayınca Apollo, Rocky'i rövanşa çıkarmak için her yolu dener. Bu kısımlar umut vadetse de daha sonra Adrian'ın kendine göre haklı ancak izleyiciyi kızdırıp sabırsızlanmasına yol açacak hal ve hareketleri nedeniyle Balbao ailesi için de izleyiciler için de katlanılması zor bir 80 dakika süregeliyor. Bir şekilde hastaneden kurtulan Balboa'lar ve film, tekrar yukarı ivme kazanıyor ve daha önce hiçbir dakikada çıkamadığı bir noktada ekranlara veda ediyor.
Dini semboller ve söylemlerin bolluğu Adrian'ın rahatsız edici tavırlarıyla birleşince zaten temposu ilk filmden de yavaş olan film katlanılması güç bir hal alıyor. Adrian'ın elinde bir Superman, bir Batman varken bu süper kahramanı yaklaşık 1.5 saat boyunca süper kahramanı izlemeye gelen kitleye göstermemesi filme cheesy bir hava katmamak için olmalı. Ancak boksör Rocky yerine filmin büyük çoğunluğunu kaplayan geçim mücadelesi, filmin sport yönünün minumum, drama yönünün maximum'da hissedilmesine neden olmuş.
Son round'a kadar dayanabilirseniz hakem ve jüri puanını 5'ten 7'ye kadar çıkarabilir. Sallansanız da Rocky'i düşünün, düşseniz de Rocky'i isteyin... Ve başarın.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6.5
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 5.5
* Naked Eye : 7
6.4
Tango & Cash
Genre : Action, Comedy, Crime
Director : Andrey Konchalovskiy, Albert Magnoli
Year : 1989
Tango ve Cash'e sırtımı dönemiyorum çünkü bu film çocukluğumuzun klasiği. Bu haliyle de kabul edilebilir olsa da Shawshank Redemption'dan A-Team'e dönüştürülmeseydi damakta daha iyi bir tat bırakabilirdi.
Los Angeles'ın en iyi iki polisinin bir kumpas yüzünden hapishaneye düşmesi ve unutulmaz elektrik telinden kemerle kayma sahnesine kadar filmden memnundum. Stallone'nin otoriter olan Tango'suna alıştığımız esprili tavırlarıyla Kurt Russell, Cash karakteriyle eşlik ediyor. Dönemin güzel oyuncularından şimdilerin Desperate Housewife'ı Teri Hatcher'ın canlandırdığı karakterin bireysel olarak incelendiğinde iyi ancak kümülatif açıdan pek de gerekli olmadığını bir gerçek. Filmde Kurt Russell'ın bahseder gibi olduğu kılişeleşmiş iyi polis-kötü polisi kötü polis-daha kötü polis olarak pek görmesek de tamamen kar amaçlı çekilmiş kötü bir filmin daha kötü bir filme dönüşmediği için teşekkür ediyorum.
Stallone'yi yalnızca Rocky'de beğeniyoum. Ray Tango'nun dediği gibi ''Rambo is a pussy.'' ve ne yazık ki bu film, yalnızca 80'lerde çocuk olanlar için bir klasik.
* Casting, Acting : 6
* Script : 5.5
* Directing, Aura : 5.5
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 5.5
5.8
Director : Andrey Konchalovskiy, Albert Magnoli
Year : 1989
Tango ve Cash'e sırtımı dönemiyorum çünkü bu film çocukluğumuzun klasiği. Bu haliyle de kabul edilebilir olsa da Shawshank Redemption'dan A-Team'e dönüştürülmeseydi damakta daha iyi bir tat bırakabilirdi.
Los Angeles'ın en iyi iki polisinin bir kumpas yüzünden hapishaneye düşmesi ve unutulmaz elektrik telinden kemerle kayma sahnesine kadar filmden memnundum. Stallone'nin otoriter olan Tango'suna alıştığımız esprili tavırlarıyla Kurt Russell, Cash karakteriyle eşlik ediyor. Dönemin güzel oyuncularından şimdilerin Desperate Housewife'ı Teri Hatcher'ın canlandırdığı karakterin bireysel olarak incelendiğinde iyi ancak kümülatif açıdan pek de gerekli olmadığını bir gerçek. Filmde Kurt Russell'ın bahseder gibi olduğu kılişeleşmiş iyi polis-kötü polisi kötü polis-daha kötü polis olarak pek görmesek de tamamen kar amaçlı çekilmiş kötü bir filmin daha kötü bir filme dönüşmediği için teşekkür ediyorum.
Stallone'yi yalnızca Rocky'de beğeniyoum. Ray Tango'nun dediği gibi ''Rambo is a pussy.'' ve ne yazık ki bu film, yalnızca 80'lerde çocuk olanlar için bir klasik.
* Casting, Acting : 6
* Script : 5.5
* Directing, Aura : 5.5
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 5.5
5.8
Rambo IV
Genre : ActionDirector : Sylvester Stallone
Year : 2008
Uzun bir ayrılıktan sonra 2006'da Rocky Balboa'yı tekrar beyaz perdeyle buluşturma kararı alan Stallone, neden Rambo'yu da tekrar hayata döndürmiyeyim demiş olacak ki serinin 4. filmi için kahramanımız John Rambo bu kez Burma'nın yolunu tutuyor.
Başlangıçtaki gerçek footage'lar, serinin daha önce işlediği konular ve John Rambo markasını harmanladığımızda 5. dakikada bile filmin sonunu tahmin edebilirsiniz. Böyle bir durumda filmin dili, storytelling önem kazanır. Kimi filmlerde karşılaştığımız montaj tekniğinde, filmin sonu önceden izleyiciye verilir ve film son sahneden sonra başlar. Bu tür filmlerde de önemli olan hikayeyi iyi sunabilme beceresi, yalnızca bu Rambo'da değil hiçbir Rambo filminde var olmadı. Tektip yapıyı televizyonculuktaki tek taraflı iletişim ile birleştirdiğimizde Rambo sonucunu elde edebilirsiniz. Herhangi bir beyin jimnastiği gerektirmeyen ve hatta tahmin yürütmenize bile ihtiyaç duymayan film, size kendi gerçeklerini bol ses ve parlak imgelerle sunuyor. Çünkü Stallone yarattığı bu ''Attention'' ile beyninizin bir bölümünü çalıştırıp orada açtığı pencereye mesajlarını bırakıp uzaklaşmak istiyor. Sonuçta istediklerini az çok becerebilse de sanata dair pek bir şey sunmuyor.
Geçmiş filmlerine göre vahşi duran Rambo 4'un izleyici tarafından pek hoş karşılanmasa da en büyük artısı da bu, yani fazla şiddet unsuru içermesi. Eğer bir aksiyon filmi izliyorsam ve 1001 insan öldürülüyorsa fışkıran kanlar ve sağda solda uçuşan uzuvlar görmek beni memnun eder. Kamera hareketleri, sinematografi ve efektlerle ayakta kalmaya çalışan film Godard'ın Week-end'i gibi son buluyor. Siz de bu vedayı suratı iyice yamuklaşmış 70'lik Rambo Dede'nin sonu diye yorumlamayın çünkü Mr. Stallone ''2015'te son bir kez daha Rambo olacağım.'' diyor.
* Casting, Acting : 5.5
* Script : 4
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 6
* Naked Eye : 5.5
5.6
First Blood
Genre : ActionDirector : Ted Kotcheff
Year : 1982
80'lere göre değerlendirirsek tahammül edilebilir bir film olan First Blood'ın başrolünde John Rambo karakteriyle şöhreti yakalayan Sylvester Stallone yer alıyor.
Aynı fame, decade ve genre oyuncusu olan Arnold Schwarzenegger'le kıyaslayınca Stallone'nin birkaç adım önde olduğunu söyleyebilirim. Belki birkaç adımdan da fazla... ''İlk kanı akıtan'' emniyet güçlerine karşı tek kişilik bir ordu olan Yeşil Bereli Rambo'nun kasabayı birbirine kattığı First Blood serisinin bu ilk filmi tüm zamanların en ünlü aksiyon filmleri arasında gösterilir.
Aksiyon filmlerinin yalnızca para işi olduğunu düşünen benim için, iyi bir film olabilmek bundan çok daha karmaşık bir senaryoya sahip olmayı gerektirir. First Blood, iyi bir senaryo yerine bize ''ders veren'' bir senaryo sunuyor ki bu, durumun (Vietnam) zaten farkında olanlar için biraz ''hard sell'' bir strateji. Vietnam'dan dönen askerlerin psikolojik sorunlarını ''Rambo''ya göre çok daha fazla sanat içeren The Deer Hunter gibi filmlerde de izleyebilirsiniz. First Blood gibi filmler zamanında çok ses getirip serilere dönüşmüş olsalar da bu filmlerin çekildiği yıllarda dünya bir TV dünyasıydı. Günümüzde TV yerini internete bırakırken TV'nin kullanım amaçları da eskisiyle farklılık göstermekte.
Parliament Sinema Kulübü, pazar gecesi sineması günlerinde olmadığımıza göre, John Rambo'nun ve aksiyon türü filmlerin daha bir Inception'laşması gerekiyor.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 6
6.3
Wake in Fright
Genre : Drama, ThrillerDirector : Ted Kotcheff
Year : 1971
Sinefil bir dostunuza ''Sinema tarihinin en çok alkol tüketilen filmi hangisidir?'' şeklinde bir soru sormak isterseniz sorunuzun doğru yanıtı büyük olasılıkla Wake in Fright olacaktır. Filmde öyle yüksek boyutlarda bir alkol tüketimi var ki izlerken siz de içmek zorunda kalabilirsiniz. Wake in Fright kafkaesk duruşu ve ''Into the Wild mantığı'' ile sorumsuzluğu bir habit haline getirme üzerine kurulu bir film.
Kangurulu sahnelerde irite olabileceklere önceden hatırlatmak isterim ki kullanılan görüntülerin hepsi gerçek ancak yaşanan olaylar ve gerçekleşme şekilleri kurgu. Filmi izledikten sonra siz de Avustralya Sineması'nın mihenk taşlarından biri olarak kabul edilen Wake in Fright'ın biraz over-rated olduğunu düşünebilirsiniz ancak bu kadar beğenilmesinin nedeni o dönem Avustralya'da 7. sanatın pek iyi durumda olmaması olabilir.
Sevmekle sevmemek arasında gidip gelebileceğiniz, belli kalıplara sığdırılmaması gereken, yönetmen koltuğunda ''Rambo''nun mimarı Ted Kotcheff'in oturduğu ve Scorsese'nin hakkında olumlu şeyler söylediği ilginç bir film.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 6
* Naked Eye : 6
6.2
The Hunger Games
Genre : Adventure, Sci-Fi
Director : Gary Ross
Year : 2012
Dünya insanlarının cool gibi görünen ancak aslında öyle olmayan, gerilim yüklü bir ortam içerisinde alevlenen bir aşka ihtiyacı var. Son dönemde bu ihtiyacı karşılayan Twilight idi. Bayrağı devralan The Hunger Games'in Twilight gibi bir filme oranla bile bolca eksisi var.
Futuristic ve distopik bir dünyada geçen hikayede geçmişte yönetimle sorun yaşayan bölgelerin insanları her yıl kura ile Açlık Oyunları adıyla gerçekleştirilen herkesi öldürüp hayatta kalan son kişi olma yarışmasına pek de kibar olmayan bir şekilde davet ediliyor. 1'den 12'ye kadar olan bölgeler bu hayatta kalma yarışması için 2 gencini feda etmek zorunda bırakılıyor. Sinemanının yeni star'ı Jennifer Lawrence'ımız da bu görevi 12. Bölge'den Peeta adlı gençle birlikte üstleniyor.
Eğlence, kapitalizm ve açlığın böyle bir dünya oluşturacak olması pek şaşırılmaması gereken bir sonuç. Filmde gördüğümüz aslında bir distopya değil. Bu filmden önce yarışma programı Survivor'ı, William Golding’in Lord of the Flies'ını ve Fransız filmi 13 Tzameti'yi harmanlarsak neler olacağının farkına varabilirdik. Suzanne Collins yazdığı kitapla sadece geleceğimizi bize hatırlatmış oldu.
Kitapta tam olarak durumun ne olduğunu bilmiyorum ama hem senarist hem de yönetmenim diye geçinen Gary Ross'un acilen storytelling'in ne olduğunu öğrenmeye ihtiyacı var. 2.5 saat gibi uzun sayılabilecek bir sürede bir hikaye ancak bu kadar bölük pörçük ve bolca eksikle anlatılabilirdi. Atmosfer o kadar yapay ki Ross'un uygun gördüğü bu sinematografi, açılar ve kamera hareketleri sinema öğrencileri seviyesinde. Bunun sonuncunda film bize gerilimi de, istemeye istemeye veriyor gibi gözüktüğü romantizmi de aktaramıyor. Hollywood'da bir çocuğun gırtlağını bıçakla ikiye ayıramayacağınız bir gerçek. Başka bir gerçek ise ünsüz kişilerin oluşturduğu bir cast'a ünlü bir başrol koyarsanız filmin nasıl akacağını izlemeden tahmin edebilmeniz. Bu durum gerizekalılarla bir tutulduğum için beni kızdırıyor. Bunların dışında Jennifer Lawrence'ın ailesi hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Jennifer Lawrence'ın bir sevgilisi olduğunu biliyoruz ama herhangi bir gelişimleri filmde yer almıyor. Özetle hangi açıdan bakarsam bakayım (Jennifer'ı gören bir açı hariç) filmin ne başı ne de sonu beni tatmin etmiyor. En tepede kalacağını gelişiyle belli eden Jennifer Lawrence için izlenebilecek vasat bir seri başlangıcı.
* Casting, Acting : 6
* Script : 6
* Directing, Aura : 4.5
* Ease of Viewing : 6
* Naked Eye : 5.5
5.6
Director : Gary Ross
Year : 2012
Dünya insanlarının cool gibi görünen ancak aslında öyle olmayan, gerilim yüklü bir ortam içerisinde alevlenen bir aşka ihtiyacı var. Son dönemde bu ihtiyacı karşılayan Twilight idi. Bayrağı devralan The Hunger Games'in Twilight gibi bir filme oranla bile bolca eksisi var.
Futuristic ve distopik bir dünyada geçen hikayede geçmişte yönetimle sorun yaşayan bölgelerin insanları her yıl kura ile Açlık Oyunları adıyla gerçekleştirilen herkesi öldürüp hayatta kalan son kişi olma yarışmasına pek de kibar olmayan bir şekilde davet ediliyor. 1'den 12'ye kadar olan bölgeler bu hayatta kalma yarışması için 2 gencini feda etmek zorunda bırakılıyor. Sinemanının yeni star'ı Jennifer Lawrence'ımız da bu görevi 12. Bölge'den Peeta adlı gençle birlikte üstleniyor.
Eğlence, kapitalizm ve açlığın böyle bir dünya oluşturacak olması pek şaşırılmaması gereken bir sonuç. Filmde gördüğümüz aslında bir distopya değil. Bu filmden önce yarışma programı Survivor'ı, William Golding’in Lord of the Flies'ını ve Fransız filmi 13 Tzameti'yi harmanlarsak neler olacağının farkına varabilirdik. Suzanne Collins yazdığı kitapla sadece geleceğimizi bize hatırlatmış oldu.
Kitapta tam olarak durumun ne olduğunu bilmiyorum ama hem senarist hem de yönetmenim diye geçinen Gary Ross'un acilen storytelling'in ne olduğunu öğrenmeye ihtiyacı var. 2.5 saat gibi uzun sayılabilecek bir sürede bir hikaye ancak bu kadar bölük pörçük ve bolca eksikle anlatılabilirdi. Atmosfer o kadar yapay ki Ross'un uygun gördüğü bu sinematografi, açılar ve kamera hareketleri sinema öğrencileri seviyesinde. Bunun sonuncunda film bize gerilimi de, istemeye istemeye veriyor gibi gözüktüğü romantizmi de aktaramıyor. Hollywood'da bir çocuğun gırtlağını bıçakla ikiye ayıramayacağınız bir gerçek. Başka bir gerçek ise ünsüz kişilerin oluşturduğu bir cast'a ünlü bir başrol koyarsanız filmin nasıl akacağını izlemeden tahmin edebilmeniz. Bu durum gerizekalılarla bir tutulduğum için beni kızdırıyor. Bunların dışında Jennifer Lawrence'ın ailesi hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Jennifer Lawrence'ın bir sevgilisi olduğunu biliyoruz ama herhangi bir gelişimleri filmde yer almıyor. Özetle hangi açıdan bakarsam bakayım (Jennifer'ı gören bir açı hariç) filmin ne başı ne de sonu beni tatmin etmiyor. En tepede kalacağını gelişiyle belli eden Jennifer Lawrence için izlenebilecek vasat bir seri başlangıcı.
* Casting, Acting : 6
* Script : 6
* Directing, Aura : 4.5
* Ease of Viewing : 6
* Naked Eye : 5.5
5.6
Predator 2
Genre : Sci-Fi, Thriller, Action
Director : Stephen Hopkins
Year : 1991
Paranız varsa aksiyon filmi çekmemeniz için hiçbir neden yok. Birkaç silahlı çatışma ve birkaç kovalamaca sahnesi ile olayın üstesinden gelebilirsiniz. Başrol için ünlü bir isme gidip bu ismi imaj transferi için kullanabilir, sanat adına hiçbir şey ortaya koymadan tıpkı ilk filmdeki gibi paranıza para katabilirsiniz. Predator 2'nun da ilk film gibi olduğunu sanmıştım, yanılmışım. Serinin 2. filminde Lethal Weapon'da parlayan Danny Glover başroldeyken yönetmen koltuğunda daha sonra ilginç filmlere imza atan Stephen Hopkins oturmuş. Bu filmin de iyiliği kötülüğü tartışılabilir ancak kim ne derse desin ilk filmden daha iyi olduğu su götürmez bir gerçek.
Arnold Schwarzenegger'den sonra Danny Glover'ın performansı göz kamaştırıcıydı. Aksiyon sahnelerinin hakkını veren Glover mizahıyla da filme neşe katmış. İlk filmdeki belirsizlikler yerini daha kolay bir anlatıma bırakmış. Bilinmezliklerle dolu Predator karakteri, bu 2. filmde verilen bilgiler sayesinde filmdeki karakterlerde olduğu gibi izleyicede de hayranlık uyandırıyor.
Çok daha iyi sci-fi'ler ve daha iyi aksiyonlar varken yolunuz bir şekilde Predator'lara düşerse mutlaka tercihiniz bu, sequel'i olsun.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 6
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 6
6.2
Director : Stephen Hopkins
Year : 1991
Paranız varsa aksiyon filmi çekmemeniz için hiçbir neden yok. Birkaç silahlı çatışma ve birkaç kovalamaca sahnesi ile olayın üstesinden gelebilirsiniz. Başrol için ünlü bir isme gidip bu ismi imaj transferi için kullanabilir, sanat adına hiçbir şey ortaya koymadan tıpkı ilk filmdeki gibi paranıza para katabilirsiniz. Predator 2'nun da ilk film gibi olduğunu sanmıştım, yanılmışım. Serinin 2. filminde Lethal Weapon'da parlayan Danny Glover başroldeyken yönetmen koltuğunda daha sonra ilginç filmlere imza atan Stephen Hopkins oturmuş. Bu filmin de iyiliği kötülüğü tartışılabilir ancak kim ne derse desin ilk filmden daha iyi olduğu su götürmez bir gerçek.
Arnold Schwarzenegger'den sonra Danny Glover'ın performansı göz kamaştırıcıydı. Aksiyon sahnelerinin hakkını veren Glover mizahıyla da filme neşe katmış. İlk filmdeki belirsizlikler yerini daha kolay bir anlatıma bırakmış. Bilinmezliklerle dolu Predator karakteri, bu 2. filmde verilen bilgiler sayesinde filmdeki karakterlerde olduğu gibi izleyicede de hayranlık uyandırıyor.
Çok daha iyi sci-fi'ler ve daha iyi aksiyonlar varken yolunuz bir şekilde Predator'lara düşerse mutlaka tercihiniz bu, sequel'i olsun.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 6
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 6
6.2
Moonrise Kingdom
Genre : Comedy, Romance, Drama
Director : Wes Anderson
Year : 2012
Paul Thomas Anderson'un filmi olduğunu düşündüğüm ama ilk sekanstan sonra bir Wes Anderson filmi olduğunu fark ettiğim Moonrise Kingdom iki çocuğun aşkını konu ediyor.
Yapısal olarak kavuşamamak aşkın en iyi şekilde işlenmesine olanak verir ancak Wes Anderson'ın kendine has üslubuyla bize sunduğu bu aşk hikayesi kavuşamama kısmını kısa kesip aşkın saflığını ön plana çıkarıyor. Engel gibi görünen kişi ve olayların aslında bir çatışmaya neden olmaması asıl olması gereken çatışmalar yerine garip olayların yaşandığı (Wes Anderson tarzı) absürt bir filmin ortaya çıkmasını sağlamış. Dallanıp budaklanmak yerine çok kısıtlı bir alan içinde dönüp duran hikaye izleyici olarak beni biraz boğdu. Moonrise Kingdom'ın fanları ile beni ayıran en önemli nokta da bu, senaryo. Bazı eleştirmenler ve izleyicilerin çok iyi bir senaryoya sahip çok iyi bir film olarak gördükleri Moonrise Kingdom bence hiçbir şekilde çok iyi bir film olamaz. Bunun olabilmesi için öncelikle çok daha iyi bir senaryoya sahip olması gerekiyordu.
Paul Thomas Anderson'un imzası haline gelen sinematogri ve set tasarımına film müzikleri de eklenince Moonrise Kingdom en azından katlanılabilir bir film haline geliyor.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 6
6.5
Director : Wes Anderson
Year : 2012
Paul Thomas Anderson'un filmi olduğunu düşündüğüm ama ilk sekanstan sonra bir Wes Anderson filmi olduğunu fark ettiğim Moonrise Kingdom iki çocuğun aşkını konu ediyor.
Yapısal olarak kavuşamamak aşkın en iyi şekilde işlenmesine olanak verir ancak Wes Anderson'ın kendine has üslubuyla bize sunduğu bu aşk hikayesi kavuşamama kısmını kısa kesip aşkın saflığını ön plana çıkarıyor. Engel gibi görünen kişi ve olayların aslında bir çatışmaya neden olmaması asıl olması gereken çatışmalar yerine garip olayların yaşandığı (Wes Anderson tarzı) absürt bir filmin ortaya çıkmasını sağlamış. Dallanıp budaklanmak yerine çok kısıtlı bir alan içinde dönüp duran hikaye izleyici olarak beni biraz boğdu. Moonrise Kingdom'ın fanları ile beni ayıran en önemli nokta da bu, senaryo. Bazı eleştirmenler ve izleyicilerin çok iyi bir senaryoya sahip çok iyi bir film olarak gördükleri Moonrise Kingdom bence hiçbir şekilde çok iyi bir film olamaz. Bunun olabilmesi için öncelikle çok daha iyi bir senaryoya sahip olması gerekiyordu.
Paul Thomas Anderson'un imzası haline gelen sinematogri ve set tasarımına film müzikleri de eklenince Moonrise Kingdom en azından katlanılabilir bir film haline geliyor.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 6
6.5
X - Her
Genre : Drama, Romance, Sci-FiDirector : Spike Jonze
Year : 2013
Spike Jonze'un neden tüm filmlerini Charlie Kaufman'a yazdırdığını şimdi anlıyorum. Pek karşılaştığımız bir tür olmayan bu ''yapay aşıklar''ın beden bulduğu filmleri tek tek sayabiliriz çünkü bir elin parmaklarını geçmez. Bu filme en iyi özgün senaryo Oscar'ını veren akademi jürisinin de aklı 2 karış havada olmalı ki işletim sistemi olarak hayatını sürdüren bir yapay aşığımız bundan önce zaten vardı. Electric Dreams adlı filmdeki Edgar. İlham alıp ortamı melodrama büründürmek Oscar almaya yeterliyse bu işte parmağı olan yazar da, film de, jüri de beni rahatsız eder. Daha da kötüsü durumun farkında olan 3-5 kişiden öğrendiğim kadarıyla Spike Jonze Electric Dreams adlı filmi izlemediğini iddia etmiş. Bu sektörde sayısız arkadaşı ve bağlantısı olan ünlü bir sinemacının yazdığı script'in pek bilinen bir film olmasa da neredeyse Electric Dreams'in kopyası olması beni huzursuz ederken ''Electric Dreams mi, o da ne?'' şeklinde cevap veren Spike Jonze'un dürüstlüğünü sorgulamama neden oluyor. Yalnızca sonunu güzel bağladığı ve Theodore'a ''kendi'' mektubunu yazdırdığı için script'ine 1 puan fazla veriyorum. Zaten kendi eklediği diğer kısımlara bakacak olursak birbirinden kötü yazılmış sahneler ve line'lar mevcut. Mesela Isabella'nın olduğu sahneler. Bilgisayarla sevişmek bile bundan daha az saçma. Bunun filmde yer alması, önerilmesi ve en önemlisi Isabella adlı karakterin herhangi bir ücret talep etmeden bunu kabul ediyor olması sinema tarihinin en ahmakça dakikaları arasına katılabilir. Ve tabii birçok hayranı olan Amy Adams, Olivia Wilde (The O.C.'deki sarışın dyke) ve en önemlisi karısı rolünde ve tüm filmografisindeki en güzel haliyle Rooney Mara dururken ''Hiç kimseyi seni sevdiğim gibi sevmedim.'' repliği de neydi öyle?
Başroldeki Joaquin Phoenix muzur olduğu dakikalarda beni tatmin etti ancak melankolik hali pek başarılı değildi. Onu biraz daha 500 Days of Summer'daki Joseph Gordon-Levitt gibi görmek isterdim. Sesiyle tüm filmi ayakta tutmaya çalışan Scarlett ise en iyi bilgisayar sesi Oscar'ını gerçekten hak ediyor.
Futuristic öğeleri ve Theodore'un giydiği muhteşem kıyafetler olmasaydı bu Electric Dreams'in kopyası, kötü diyaloglar içeren ve yavaş ilerleyen filme katlanmak bir hayli güç olurdu.
* Casting, Acting : 6
* Script : 2
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 7
5.9
The Mask
Genre : Comedy, Crime, Fantasy
Director : Chuck Russell
Year : 1994
Elm Street'in Part 3'sinden tanıdığımız yönetmen Chuck Russell filmin dikkat çekici parçası. 90'ların başında çekilmesine rağmen CGI'lar nadiren sırıtıyor. Ayrıca film, Who Framed Roger Rabbit'e birçok yönden benziyor.
Esprilerin yüzde 95'lik gibi bir kısmına gülmesem de Jim Carrey'i çok itici bulmadım. İlk dönem filmlerindeki her türlü şaklabanlığı yapma rutinini bu filmde de bozmuyor. The Mask ayrıca 90'ların ünlü kadın yıldızlarından biri olan Cameron Diaz'ın sosyeteye tanıtıldığı filmdir. Filmde ne Carrey ne de Diaz ilgimi çekmeyi başarabildi. Milo adlı jack russell terrier filmin asıl starı olarak lanse edilebilir. Milo'un her mimiği deyim yerindeyse beni eritti. Onun olmadığı sahneler ise sıkıcıydı. 20 yıldır 100'lerce kez ekranlara gelen bardaki dans sahnesi ve Jim Carrey'in maskeyi taktıktan sonraki ani değişen tavırları akıllarda kalabilir.
Eskiden daha çok beğenirdim kendisini. Olgunlaşınca The Mask'in biraz çocuk kaldığını fark ettim.
* Casting, Acting : 6
* Script : 6
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 5.5
* Naked Eye : 5
5.9
Director : Chuck Russell
Year : 1994
Elm Street'in Part 3'sinden tanıdığımız yönetmen Chuck Russell filmin dikkat çekici parçası. 90'ların başında çekilmesine rağmen CGI'lar nadiren sırıtıyor. Ayrıca film, Who Framed Roger Rabbit'e birçok yönden benziyor.
Esprilerin yüzde 95'lik gibi bir kısmına gülmesem de Jim Carrey'i çok itici bulmadım. İlk dönem filmlerindeki her türlü şaklabanlığı yapma rutinini bu filmde de bozmuyor. The Mask ayrıca 90'ların ünlü kadın yıldızlarından biri olan Cameron Diaz'ın sosyeteye tanıtıldığı filmdir. Filmde ne Carrey ne de Diaz ilgimi çekmeyi başarabildi. Milo adlı jack russell terrier filmin asıl starı olarak lanse edilebilir. Milo'un her mimiği deyim yerindeyse beni eritti. Onun olmadığı sahneler ise sıkıcıydı. 20 yıldır 100'lerce kez ekranlara gelen bardaki dans sahnesi ve Jim Carrey'in maskeyi taktıktan sonraki ani değişen tavırları akıllarda kalabilir.
Eskiden daha çok beğenirdim kendisini. Olgunlaşınca The Mask'in biraz çocuk kaldığını fark ettim.
* Casting, Acting : 6
* Script : 6
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 5.5
* Naked Eye : 5
5.9
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











