Genre : Horror
Director : Tom Six
Year : 2009
Pek çok tartışmaya neden olan Tom Six'in ilk kırkayağı iyi bir korku filminde olması gereken birçok özelliği bünyesinde barındırıyor. Film hakkında duyduğunuz şeyler doğru, The Human Centipede herkese yönelik bir film değil. İkinci film kadar olmasa da bu ilk film de bazı aşırı sahneler içermekte ve özellikle midesi hassas olanların bu sahneleri çok dikkatli bir şekilde ''izlemeye çalışması'' gerekiyor. Tom Six'in bu ilgi çekici filmi birçok yerden kesik yese de kendisi için yapılan eleştirileri hak etmeyen sinemanın olmazsa olmaz filmlerinden bir tanesi. Son derece haklı bir şekilde korku filmi olarak lanse edilen film kendisine tahammül edebilenler tarafından bir kara komedi olarak da nitelenebilir.
Deli bilim adamı denince akla hemen Re-Animator'lar geliyor. The Human Centipede'ın ruh sağlığı yerinde olmayan doktoru Dr. Heiter de 2000'li yılların en iyi kötü adamlarından bir tanesi. Fiziksel özelliklerini de göz önünde bulundurursak Dieter Laser bu rol için biçilmiş kaftan. Akıl almaz senaryosunda yer alan bu aşırı uç fikirlere sahip karakter filmin en dikkat çekici yanını temsil ediyor. The Human Centipede'i alt türdaşları olan diğer gore ve torture filmlerinden ayıran en önemli özellik ise yönetimsel başarısı. Bu tür filmlerin bütçeleri düşük olduğundan genelde amatör ve bağımsız yapımlarla karşılaşıyoruz. Human Centipede ise diğerlerine göre daha havalı duruyor. Titrek eller ve handycam'ler yerine son derece oturaklı çekimler ve ilk sahneden son sahneye kadar anlamsızca rahatsız etmek yerine başarılı bir olay örgüsüyle tansiyonu gittikçe yükseltmek tercih edilmiş.
Sinefil sohbetlerinin önemli parçalarından biri olmaya aday The Human Centipede'i sevin sevdirin. Çünkü kendisi fazlasıyla under-rated.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 7.5
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 8
7.3
6.6-7.5: Good etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6.6-7.5: Good etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lucy
Genre : Action, Sci-Fi, Thriller
Director : Luc Besson
Year : 2014
Bu son filminde Luc Besson tamamen kendi tarzının dışında bir Nolan, bir Aronofsky gibi beyin yapımızdaki sırları ve onun gerçek potansiyelini anlatmaya çalışıyor demek isterdim. Ancak bu Nolan-ofsky anlatıya pek de uygun düşmeyen Nikita ruhu 25 yıl aradan sonra bu filmde de kendini göstermiş.
Adını lekeleyen komedilerden kurtulması ve Under the Skin’den sonra Scarlett’i tekrar bir bilim kurguda görmek mutluluk verici. Keşke yalnızca drama ve bilim kurgularda yer alsa çünkü vücudu aksiyon filmleri, suratı komediler için uygun değil. Artık filmleri tek başına sürüklemesine alıştığımız yetenekli oyuncuya bir başka usta isim Morgan Freeman ve Oldboy’un başrolü Min-sik Choi eşlik ediyor.
Aksiyon filmlerinin hiçbir değer taşımadığını sayısız kez tekrar etmişimdir. Maddi değeri belki de en yüksek olan aksiyon filmleri aslında tüm genre’lar arasında en ucuz olanıdır. Filmin Sci-fi tarafı olan beynin kullanımı ve Luc Besson’un ‘’Ya böyle olsaydı…’’larını merakla takip etmeme rağmen filmin Jason Stathamvari yapısı Lucy’yi, artsy’likten sığlığa doğru kaydırmış. Bu nedenle ilgi çekici bir fikirle yola çıkılmasına rağmen film için övgü dolu sözler kullanmak pek de mümkün olmuyor. Güçlü bir cast’ı ve başarılı bir kurgusu olan bu ilginç idealı film bana sürekli reklamlarla bölünüyormuş hissi verdi. Ne gerek vardı Japonya’ya Çin’e mafyaya, ne gerek vardı bu kadar chasing sahnesine veya uyuşturucuya Bessoncuğum?
Filmin giriş kısmı itibariyle sci-fi ve crime’dan bir süper kahraman filmi bile yaratılabilirdi ama yine de son dönemde yaptığı filmlere bakılırsa Besson için iyi bir deneme.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 6.5
6.6
Director : Luc Besson
Year : 2014
Bu son filminde Luc Besson tamamen kendi tarzının dışında bir Nolan, bir Aronofsky gibi beyin yapımızdaki sırları ve onun gerçek potansiyelini anlatmaya çalışıyor demek isterdim. Ancak bu Nolan-ofsky anlatıya pek de uygun düşmeyen Nikita ruhu 25 yıl aradan sonra bu filmde de kendini göstermiş.
Adını lekeleyen komedilerden kurtulması ve Under the Skin’den sonra Scarlett’i tekrar bir bilim kurguda görmek mutluluk verici. Keşke yalnızca drama ve bilim kurgularda yer alsa çünkü vücudu aksiyon filmleri, suratı komediler için uygun değil. Artık filmleri tek başına sürüklemesine alıştığımız yetenekli oyuncuya bir başka usta isim Morgan Freeman ve Oldboy’un başrolü Min-sik Choi eşlik ediyor.
Aksiyon filmlerinin hiçbir değer taşımadığını sayısız kez tekrar etmişimdir. Maddi değeri belki de en yüksek olan aksiyon filmleri aslında tüm genre’lar arasında en ucuz olanıdır. Filmin Sci-fi tarafı olan beynin kullanımı ve Luc Besson’un ‘’Ya böyle olsaydı…’’larını merakla takip etmeme rağmen filmin Jason Stathamvari yapısı Lucy’yi, artsy’likten sığlığa doğru kaydırmış. Bu nedenle ilgi çekici bir fikirle yola çıkılmasına rağmen film için övgü dolu sözler kullanmak pek de mümkün olmuyor. Güçlü bir cast’ı ve başarılı bir kurgusu olan bu ilginç idealı film bana sürekli reklamlarla bölünüyormuş hissi verdi. Ne gerek vardı Japonya’ya Çin’e mafyaya, ne gerek vardı bu kadar chasing sahnesine veya uyuşturucuya Bessoncuğum?
Filmin giriş kısmı itibariyle sci-fi ve crime’dan bir süper kahraman filmi bile yaratılabilirdi ama yine de son dönemde yaptığı filmlere bakılırsa Besson için iyi bir deneme.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 6.5
6.6
This is England
Genre : Crime, Drama
Director : Shane Meadows
Year : 2006
Dead Man's Shoes’un yönetmeni Shane Meadows’tan bitmek
tükenmek bilmeyen savaşları eleştiren, aidiyet ve milliyetçilik üzerine kurulu
bir film.
80’lerin İngiltere’sinde geçen This is England, işçi
sınıfının ve bir avuç skinhead’in hayatlarını konu ediyor. Başroldeki Shaun’un gelişen
olaylar karşısında değişen hayat görüşü ve Shaun’u eğitmek için yanına alan
Combo’nun yaşadığı buhran bu düşük tempolu filmin alt başlıklarıydı. Düşük
tempolu dediğime bakmayın gerek sinematografi, gerek diyaloglar bardağın kenarındaki
tuz ve limon görevini görüyordu. Tabii bir de film içinde sıkça karşılaştığımız
absürtlükler vardı ki bunlar da filmin baştan sona merak uyandırmasını sağlamaktaydı.
Birçok film eleştirmeni tarafından bir şaheser olarak
görülen This is England’ın anlatmak istediklerini birçok farklı bakış açısından
izleyiciye sunması bir benzeri American History X kadar olmasa da onu dikkat
çekici filmler listesine dahil ediyor.
Akla yatkın olmayan birkaç detayı görmezden gelirsek
sinema dili, oyuncu performansları ve müzikleriyle This is England izlemekten
pişmanlık duymayacağınız bir film.
* Casting, Acting : 7
* Script : 7.5
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 7
7.2
Snowpiercer
Genre : Action, Thriller, Sci-Fi
Director : Bong Joon-ho
Year : 2014
Yeni bir distopik filmle karşı karşıyayız. Dünyanın donması üzerine hayatta kalan son insanların sürekli hareket eden bir tren içerisinde yaşamlarını sürdürmesi gibi güzel bir ideayla yola çıkan ekip, geçen yılın en çok ses getiren filmlerinden birine imza attı.
Senaryodaki açıklara gözlerimizi kapatıp, senaryo kurgusundaki bazı zamanlama hatalarını görmezden gelirsek yaratılmak istenen dünyayı daha çok sevebiliriz. Filmde canibalism ile ilgili anılar bile o kadar geç ortaya çıkıyor ki kendi adıma ben, çoğu zaman filmde kötü olarak lanse edilenlerin tarafını tuttum. Senaryodaki twist'ler yüzünden iyinin ve kötünün yer değiştirmesine alışık olsak da senaryo kurgusunun bu kadar hatalı olduğuna ilk defa tanık oluyorum. Bir sonucu elde etmek için olmayacak şeyleri akla yatkın olmadan ''zorlama'' yoluna değinmeyeceğim bile. Çünkü onlar da bu senaryoda bolca mevcut. Tüm bu sorunlara berbat geçen son 10 dakikayı da eklersek harika bir fikir olarak doğan Snowpiercer; Chris Evans hariç iyi kadrosuna ve başarılı yönetmeni Bong Joon-ho'ya rağmen yalnızca ''evet, izlenebilecek bir film.'' olarak kalmış.
Vizyon filmi imajı veren film adına, Chris Evans'a, fikir olarak güzel olsa da senaryolaşmış hali berbat olan script'ine rağmen Snowpiercer eğlenceli vakit geçirmenizi sağlıyor. Ancak yönetmen Bong Joon-ho'nun başarısı hariç her olumlu yorum bu filmi biraz over-rate etmek demektir.
ps: Zaten gün gibi ortada olmasına rağmen yaklaşık 287 kere trendeki yapının gerçek hayata ve trenin dünyaya benzetilmesi Snowpiercer'ın gerizekalıya anlatır gibi anlatım içeren filmlere örnek olmasını sağlamış.
* Casting, Acting : 6
* Script : 5.5
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 7
6.7
X - Fucking Åmål
Genre : Drama, Romance, ComedyDirector : Lukas Moodysson
Year : 1998
Lukas Moodysson'ın ilk uzun metrajlı filmi Fucking Åmål daha sonra Show Me Love diye anılmaya başlandı. Aynı zamanda filmin kapanış şarkısı da olan Show me Love bu film için daha yerinde bir isim olabilirmiş, evet. Ancak ben, farklı duran orijinal adını kullanmayı ve onu bu adla hatırlamayı tercih ediyorum. Title'daki Åmål İsveç'in batısında Norveç sınırında olan bir şehrin adı. Hikayemiz de bu şehirde geçiyor. Filmde Åmål'dan fazlasıyla nefret eden Elin dışında başroldeki Agnes de Åmål yerine daha büyük bir şehirde yaşasaydı belki de Elin'in söylediği gibi daha rahat edebilir ve daha mutlu olurdu. Yani filmin iki başrolünün de Åmål'ı sevdiğini söyleyemeyiz. Bu duruma rağmen title'daki kötü sözün büyük etkisiyle kafası fazlasıyla karışık Elin'e ve filmin genel yapısına uygun olan Show Me Love adı kullanılmaya başlandı.
Son derece akıcı filmler yapan Moodysson bu filmde de aslında hiç umrumda bile olmayacak bir hikayeyi bana satmayı başarabildi. Fucking Åmål kendi cinsinden birine aşık olan bir ergenin hikayesi. Normal şartlarda asla ilgimi çekmeyecek bu konuyu bazen yüzümde bir gülümseme ile bazen surat asarak ilerleyen dakikalarda ne olacağını merak ede ede izledim. Moodysson gerçekten Avrupa'nın en iyilerinden biri olabilir. Bizi o yaşlarımıza, o ortamlara ve hatta doğrudan hikayeye sokmayı bir kez daha başardı.(kronolojik olarak ilk kez)
O yaştaki insanların hissettiklerini bana göre doğru bir şekilde belgelediği ve fazlasıyla başarılı diyaloglar içerdiği için her ne kadar basit de olsa senaryo, benden geçer puan almayı başardı. Lukas Moodysson'ın diyaloglardaki başarısı günümüze kadar yaptığı filmlerin hepsinde sürüyor. Bunu kendi de yeterli gördüğü için olacak ki ilerki yıllarda kendi yazdıklarını çekmeye devam etti. Moodysson'dan Fucking Åmål, ergenlerin dünyasına keyifli bir bakış açısı.
* Casting, Acting : 7
* Script : 7
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 7.5
7.3
The Babadook
Genre : Horror, Thriller, DramaDirector : Jennifer Kent
Year : 2014
The Babadook'u horror genre'sına sığdırmaya çalışmak hem filme hem türe karşı haksızlık olur. Bu film alıştığınız korku filmlerinden biraz daha farklı. Korku filmlerinin olmazsa olmaz detaylarının birçoğu yok ya da yeterli seviyede değil. Ama istediğiniz The Shining gibi dozu yükselen bir gerilime sahip sinematografisi ile dikkat çeken bir film ise The Babadook tam size göre.
Başroldeki Essie Davis filmi belirli bir seviyenin üstüne taşımayı başarmış. Fiziksel görünüşü, mimikleri ve tavırlarıyla bana Requiem for a Dream'deki Ellen Burstyn'i anımsattı. Elbette bir Ellen Burstyn olmak her baba yiğidin harcı değil ama bir korku filminde bu kadar dikkat çekici bir performans sergilediği için Essie Davis'i de kutlamak gerekiyor. Filmin başlarında ölse de kurtulsak dediğimiz oğlu Samuel de iyiydi. İzleyeni bu kadar rahatsız edebiliyorsa çocuk da görevini layıkıyla yapmış demektir. Onun bu filmdeki şansızlığı annesinin zirve yapması oldu.
Jennifer Kent yazdığı senaryoyla fikri izleyiciye bırakmış. Aslında tam olarak her şey ortada ama %1'lik de olsa bırakılan pay bazı izleyicilerin kafasında soru işaretleri bırakabilir. Hoşuma giden kısmı elbette metafor kullanımı oldu. Hoşuma gitmeyen ise bazı senaryolardaki zorlama yazarlık bu senaryoda da var. Susamışsan su içersin ama hikayenin devamını bağlamak için o karaktere su içtirilmiyorsa bu biraz akış için zorunluluk metodu oluyor ve bana rahatsızlık veriyor. Gerekirse filmin yarısından çoğu değiştirilmeli ve karakterlerin gerçekleştirdiği ''akla yatkın olmayan tercihler'' filmden kaldırılmalı. Yönetmenliğini senaristliğinden daha çok beğendim. Yarattığı atmosfer fazlasıyla iyiydi. Farklı açıları ve ışık kullanımıyla her geçen dakika bizleri daha da çok gerdi.
İlk uzun metrajıyla karşımıza çıkan Avustralyalı Jennifer Kent için iyi bir debut.
ps: Böyle bir senaryonun title'ında anagram kullanmak kimsenin aklına gelmezdi. Filmin title'ında anagram kullanmasından dolayı Jennifer Kent'i tebrik ediyor, aslında 7 olan naked eye puanını 1/2 puan yükseltiyorum.
* Casting, Acting : 7.5
* Script : 6.5
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 7.5
7.1
RoboCop (1987)
Genre : Sci-Fi, Action, CrimeDirector : Paul Verhoeven
Year : 1987
Sinemanın tatlı evlatlarından Robocop çocukluğumuzun da en meşhur filmlerinden bir tanesiydi. Yarı cyborg da olsa sevilebilitesi olan tek polis memuru Murphy'nin hunharca öldürülmesiyle başlayan, düzenin nasıl işlediğine ışık tutan ve çoğunlukla Amerikan sistemini eleştiren bir film.
Verhoeven'in yarattığı atmosferi beğendim. Kullanılan make-up'lar ve efektler dönemine göre Robocop'ı eşsiz kılmasa da bilimkurgu ruhunu ''outdated'' gözükmeden başarıyla verebilmiş. Ayrıca kesin olan bir şey var ki o da Robocop'ın kostüm tasarımı bundan 50 yıl sonra bile retro gözükmeyecek.
Filmde bazılarını rahatsız edebilecek sahneler mevcut. Özellikle bu sahneler nedeniyle benim de Robocop'a bakış açım değişti. Bu beklenmedik gore sahneler'i filmin belirli bir kitleyi kaybederken belirli bir başka kitleyi kazanmasına yol açıyor. Bir de kötü adamımız vardı ki sinema tarihinin en iyi kötü adamları listesi yapılsa ilk 50'de yer alabilir. Kurtwood Smith'in canlandırdığı Clarence Boddicker karakteri kadar rahat adam yaralayan/öldüren pek insan tanımadım. Kendisi gerilimi artırmak için oyalanmaya ya da tüm toplum tarafından izlenecek bir film içinde usturuplu bir kötü adam olmaya hayır diyor. Boddicker ve Robocop'ın kostümü dışında dikkat çekici son detay ise sound editing departmanının başarısıydı. Filmin bluray'ini tercih etmeniz için önemli bir neden.
Serinin devamı ilk filmi mumla aratadursun ilk film her zaman basmakalıp düzen içindeki sıradışı karakter olarak hatırlanacak.
* Casting, Acting : 6
* Script : 7
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 6.5
6.7
2001 : A Space Odyssey
Genre : Mystery, Sci-Fi
Director : Stanley Kubrick
Year : 1968
Bırakın Jüpiter'i ve Evren'i Soğuk Savaş'ın bileşenlerinden Uzay Yarışı bile yeni yeni başlamışken ve oda büyüklüğünde bilgisayarlar kullanılırken yapıldı bu film. Kitabın yazarı Arthur C. Clarke'a, bir sci-fi klasiği yarattığı için Kubrick'e, onu etkileyen Nietzsche'ye ve bu kadroya bir şekilde dahil olan Strauss'a teşekkürler.
Bugün Interstellar ve Gravity gibi sci-fi'lerde bile 2001'in etkilerini görmek mümkün. 2001 : A Space Odyssey için kolaylıkla, çığır açan bir klasik demek mümkün ancak bırakın en iyi filmi en iyi sci-fi demek için bile Brazil, Alien, The Fly, The Thing ve hatta Star Wars (burada fantasy olarak ele almıyorum) gibi filmleri ve/veya serileri görmezden gelmemiz lazım. Aklıma öncelikle gelen bu 5 film de sci-fi öğeleri taşıyan filmler. Ve her ne kadar bu film için klasik tanımını yapsam da 2001'i yukarıdaki 5'liyle kıyaslamam mümkün değil. 5'i de bu filmden daha başarılı. Ancak dönemsel olarak incelersek tıpkı aynı yıl vizyona giren Planet of the Apes gibi 2001'e de şapka çıkarılmalıdır. Çünkü bu gibi filmler bilimkurgu genre'sını 50'lerdeki elin de ekranda gözüktüğü yaratık maketlerinden alıp bu türü görsel ziyafete, hayal gücüne ve üzerinde yorumlanması muhtemel öykülere taşıdı.
Bu kadar iyi yorumdan sonra gelelim izleyiciye kabir azabı gibi gelebilecek filmin temposuna. Tempo bazen verilmek istenen duyguya vesile olabilir, evet. Yavaş ya da hızlı devinim metafor olarak bile kullanılabilir, evet. Verdiğim bu örnekleri Haneke ve Tarkovsky'den de hatırlayabiliriz. Burada beni asıl rahatsız eden günümüzde görsel açıdan son derece sıradan gelebilecek bir uzay mekiğinin uzayda süzülüşünün filmin %45'ini kaplaması değil diyelim, buna da tamam. Bunu, bir tercih olarak beğenmesem de hadi yine kabul ettim diyelim. Ancak bölüm geçişlerindeki title'ların bile ekranda neredeyse 1 dakika süreyle durması beni gerdi. Zaman zaman tahammül edilemez boyutlara ulaşan film herkes ölse de bir an önce kurtulsak dedirtebilir.
Evrimiyle, Monolith'iyle, boyutlarıyla ve duygusal bilgisayarıyla akılda kalan Kubrick'in sinemaya armağanı tahammül seviyenizi zorlayacak cinsten. Ama siz şeytana uymayın. En azından başı ve sonu için.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 7.5
* Directing, Aura : 9.5
* Ease of Viewing : 5
* Naked Eye : 7
7.1
Director : Stanley Kubrick
Year : 1968
Bırakın Jüpiter'i ve Evren'i Soğuk Savaş'ın bileşenlerinden Uzay Yarışı bile yeni yeni başlamışken ve oda büyüklüğünde bilgisayarlar kullanılırken yapıldı bu film. Kitabın yazarı Arthur C. Clarke'a, bir sci-fi klasiği yarattığı için Kubrick'e, onu etkileyen Nietzsche'ye ve bu kadroya bir şekilde dahil olan Strauss'a teşekkürler.
Bugün Interstellar ve Gravity gibi sci-fi'lerde bile 2001'in etkilerini görmek mümkün. 2001 : A Space Odyssey için kolaylıkla, çığır açan bir klasik demek mümkün ancak bırakın en iyi filmi en iyi sci-fi demek için bile Brazil, Alien, The Fly, The Thing ve hatta Star Wars (burada fantasy olarak ele almıyorum) gibi filmleri ve/veya serileri görmezden gelmemiz lazım. Aklıma öncelikle gelen bu 5 film de sci-fi öğeleri taşıyan filmler. Ve her ne kadar bu film için klasik tanımını yapsam da 2001'i yukarıdaki 5'liyle kıyaslamam mümkün değil. 5'i de bu filmden daha başarılı. Ancak dönemsel olarak incelersek tıpkı aynı yıl vizyona giren Planet of the Apes gibi 2001'e de şapka çıkarılmalıdır. Çünkü bu gibi filmler bilimkurgu genre'sını 50'lerdeki elin de ekranda gözüktüğü yaratık maketlerinden alıp bu türü görsel ziyafete, hayal gücüne ve üzerinde yorumlanması muhtemel öykülere taşıdı.
Bu kadar iyi yorumdan sonra gelelim izleyiciye kabir azabı gibi gelebilecek filmin temposuna. Tempo bazen verilmek istenen duyguya vesile olabilir, evet. Yavaş ya da hızlı devinim metafor olarak bile kullanılabilir, evet. Verdiğim bu örnekleri Haneke ve Tarkovsky'den de hatırlayabiliriz. Burada beni asıl rahatsız eden günümüzde görsel açıdan son derece sıradan gelebilecek bir uzay mekiğinin uzayda süzülüşünün filmin %45'ini kaplaması değil diyelim, buna da tamam. Bunu, bir tercih olarak beğenmesem de hadi yine kabul ettim diyelim. Ancak bölüm geçişlerindeki title'ların bile ekranda neredeyse 1 dakika süreyle durması beni gerdi. Zaman zaman tahammül edilemez boyutlara ulaşan film herkes ölse de bir an önce kurtulsak dedirtebilir.
Evrimiyle, Monolith'iyle, boyutlarıyla ve duygusal bilgisayarıyla akılda kalan Kubrick'in sinemaya armağanı tahammül seviyenizi zorlayacak cinsten. Ama siz şeytana uymayın. En azından başı ve sonu için.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 7.5
* Directing, Aura : 9.5
* Ease of Viewing : 5
* Naked Eye : 7
7.1
You Don't Know Jack
Genre : Biography, Drama
Director : Barry Levinson
Year : 2010
90'larda Amerika'yı ikiye bölen Ermeni asıllı patolog Kevorkian'a göre herkes onurlu bir ölümü hak eder. Günümüzde de hala önemli bir tartışma konusu olan ötanazi ve hekim destekli ölüm ile ilgili bir biyografi. İsviçre ve ABD'nin bazı eyaletlerinde serbest olan ötanazinin en büyük savunucusu Kevorkian'ı ünlü aktör Al Pacino canlandırıyor.
Bir film ya da bir kitap sizi daha da acıktırıyor ve araştırmaya yöneltiyorsa sanatsal açıdan olmasa da bilimsel açıdan değeri vardır. Sinema salonlarında gösterim fırsatı bulamayan ama HBO'da herhangi bir kesintiye uğramadan yayınlanan You Don't Know Jack de böyle bir film. Kevorkian yani nam-ı diğer Dr. Ölüm tam 130 kişinin hayatlarına son vermelerine yardımcı olmuş. Kevorkian destekçilerine göre bilinci kapalı bir insanın ölüm kararını bir yakını verebiliyorken bilinci açık bir insanın ölüm kararını kendisinin bile veremiyor olması adil değil. Film Kevorkian'ın biyografisi olduğu için açıkça belli olan tek taraflı anlatım beni rahatsız etmedi. Zaten bana göre de düzelme şansı olmayan belirli hastalıklardan dolayı yoğun acı çekenlere bir hekimin ölümü getirecek ekipmanları sunması yasalarca engellenmemeli. Herkesin her konuda her şeyi yapma hakkı diğer kişilerin özgürlük ve haklarını ihlal etmedikçe hoş görülmeli, psikolojik açıdan büyük bir buhran içinde olunmayan ancak fizyolojik açıdan çekilen acıların cehennem azabı olarak nitelenebileceği durumlarda ötanazi bir hak olarak tanımlanmalıdır.
* Casting, Acting : 7.5
* Script : 7
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 6.5
6.9
Director : Barry Levinson
Year : 2010
90'larda Amerika'yı ikiye bölen Ermeni asıllı patolog Kevorkian'a göre herkes onurlu bir ölümü hak eder. Günümüzde de hala önemli bir tartışma konusu olan ötanazi ve hekim destekli ölüm ile ilgili bir biyografi. İsviçre ve ABD'nin bazı eyaletlerinde serbest olan ötanazinin en büyük savunucusu Kevorkian'ı ünlü aktör Al Pacino canlandırıyor.
Bir film ya da bir kitap sizi daha da acıktırıyor ve araştırmaya yöneltiyorsa sanatsal açıdan olmasa da bilimsel açıdan değeri vardır. Sinema salonlarında gösterim fırsatı bulamayan ama HBO'da herhangi bir kesintiye uğramadan yayınlanan You Don't Know Jack de böyle bir film. Kevorkian yani nam-ı diğer Dr. Ölüm tam 130 kişinin hayatlarına son vermelerine yardımcı olmuş. Kevorkian destekçilerine göre bilinci kapalı bir insanın ölüm kararını bir yakını verebiliyorken bilinci açık bir insanın ölüm kararını kendisinin bile veremiyor olması adil değil. Film Kevorkian'ın biyografisi olduğu için açıkça belli olan tek taraflı anlatım beni rahatsız etmedi. Zaten bana göre de düzelme şansı olmayan belirli hastalıklardan dolayı yoğun acı çekenlere bir hekimin ölümü getirecek ekipmanları sunması yasalarca engellenmemeli. Herkesin her konuda her şeyi yapma hakkı diğer kişilerin özgürlük ve haklarını ihlal etmedikçe hoş görülmeli, psikolojik açıdan büyük bir buhran içinde olunmayan ancak fizyolojik açıdan çekilen acıların cehennem azabı olarak nitelenebileceği durumlarda ötanazi bir hak olarak tanımlanmalıdır.
* Casting, Acting : 7.5
* Script : 7
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 6.5
6.9
The Hurricane
Genre : Drama, Biography, Sport
Director : Norman Jewison
Year : 1999
Dünya orta siklet boks şampiyonu Rubin Carter'ın sıradışı hayatını anlatan film; ırkçılık, spor ve adalet üçgeninin ortasında yer alıyor.
90'larda sinemada zirvede olan Denzel Washington 60'larda ring'lerde kendisi gibi zirvede olan Rubin Carter'ı başarıyla canlandırmış. İşlemediği bir suçtan dolayı 22 yıl hapis yatan Hurricane'in hayat hikayesi eğer bu filmde anlatıldığı gibiyse elbette buna üzülüp sinirlenmemek mümkün değil. Yalnızca koyu bir tene sahip olduğu için özgürlüğü elinden alınan adamın hapishanede yaşadıkları yine kendi kitabı 16. Raund ve Lazaruz and Hurricane'de kağıda dökülmüş. Elinizde böyle bir malzeme varken bunu kötü bir şekilde senaryolaştırmak da pek mümkün değil.
İlgi çekici olaylarla dolu bir biyografi olan The Hurricane'in yönetmen koltuğunda bir türlü Oscar alamayan Norman Jewison oturuyor. Tercih ettiği doğrusal olmayan kurgu 70'lerin temposunda ilerleyen bu old-fashioned filme az da olsa hareket kazandırabilmiş, bravo.
Hapishane yıllarında Muhammad Ali ve Bob Dylan gibi ünlü isimlerin de yer aldığı hatrı sayılır bir destekçi kitlesine sahip olan Rubin ''Hurricane'' Carter'ın gerçekten katil olduğunu iddia edenler kadar filmde bazı detayların çarpıtıldığını öne süren kişiler de var. Bu kişiler filmi yaratan ekibi eleştiri oklarıyla hedef almış. Örneğin filmde şikeli maç olarak izleyiciye sunulan Rubin Carter - Joey Giardello maçı için sonraki yıllarda Rubin Carter ''Giardello hak ettiği bir galibiyet aldı.'' açıklamasını yaptı. Ayrıca yönetmen Norman Jewison filmin DVD'sinde Giardello'dan özür diledi.
The Hurricane'i ırkçılık, Amerikan tarihi veya yargı sistemiyle ile ilgili örnekler arayanlar mutlaka izlemeli. İyi bir biyografi, iyi bir kaynak.
* Casting, Acting : 7.5
* Script : 7
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 7.5
7.3
Director : Norman Jewison
Year : 1999
Dünya orta siklet boks şampiyonu Rubin Carter'ın sıradışı hayatını anlatan film; ırkçılık, spor ve adalet üçgeninin ortasında yer alıyor.
90'larda sinemada zirvede olan Denzel Washington 60'larda ring'lerde kendisi gibi zirvede olan Rubin Carter'ı başarıyla canlandırmış. İşlemediği bir suçtan dolayı 22 yıl hapis yatan Hurricane'in hayat hikayesi eğer bu filmde anlatıldığı gibiyse elbette buna üzülüp sinirlenmemek mümkün değil. Yalnızca koyu bir tene sahip olduğu için özgürlüğü elinden alınan adamın hapishanede yaşadıkları yine kendi kitabı 16. Raund ve Lazaruz and Hurricane'de kağıda dökülmüş. Elinizde böyle bir malzeme varken bunu kötü bir şekilde senaryolaştırmak da pek mümkün değil.
İlgi çekici olaylarla dolu bir biyografi olan The Hurricane'in yönetmen koltuğunda bir türlü Oscar alamayan Norman Jewison oturuyor. Tercih ettiği doğrusal olmayan kurgu 70'lerin temposunda ilerleyen bu old-fashioned filme az da olsa hareket kazandırabilmiş, bravo.
Hapishane yıllarında Muhammad Ali ve Bob Dylan gibi ünlü isimlerin de yer aldığı hatrı sayılır bir destekçi kitlesine sahip olan Rubin ''Hurricane'' Carter'ın gerçekten katil olduğunu iddia edenler kadar filmde bazı detayların çarpıtıldığını öne süren kişiler de var. Bu kişiler filmi yaratan ekibi eleştiri oklarıyla hedef almış. Örneğin filmde şikeli maç olarak izleyiciye sunulan Rubin Carter - Joey Giardello maçı için sonraki yıllarda Rubin Carter ''Giardello hak ettiği bir galibiyet aldı.'' açıklamasını yaptı. Ayrıca yönetmen Norman Jewison filmin DVD'sinde Giardello'dan özür diledi.
The Hurricane'i ırkçılık, Amerikan tarihi veya yargı sistemiyle ile ilgili örnekler arayanlar mutlaka izlemeli. İyi bir biyografi, iyi bir kaynak.
* Casting, Acting : 7.5
* Script : 7
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 7.5
7.3
When We Were Kings
Genre : Sport, Documentary, History
Director : Leon Gast
Year : 1996
Leon Gast'ın röpörtajlarından ve Ali'nin ring içi/ring dışı orijinal footage'larından oluşan When We Were Kings en iyi belgesel Oscar'ını kazanmıştı. Bir Muhammad Ali biyografisinden çok Zaire'deki George Foreman-Muhammad Ali karşılaşmasına odaklı olan bu dökümenter sayesinde Muhammad Ali'nin renkli kişiliğini tanıma fırsatı buluyoruz.
Yalnızca filmde röpörtaj veren yönetmen Spike Lee'nin ağzından duyduğumuz Malcolm X bu dökümenterde hiçbir şekilde yer almıyor. Bu dökümenterde müslümanlık, askerlik ve mahkemeler de pek yer almıyor. Filmin büyük çoğunluğu Ali'nin kameralara verdiği röpörtajlar, basın toplantıları ve antremanlardan oluşuyor. Ayrıca WWWK'in o dönem Zaire'de yaşananları öznel bir şekilde de olsa bize aktardığı ve kronolojik yapılarımızı güçlendirdiği için öğretici bir yanı da var. Muhammad Ali'nin hayatından ve Zaire'deki Foreman-Ali maçından haberdar olsanız da maçla aynı organizasyon altında verilen konserleri dinleme ve o dönemin Afrika'sını yakından tanıma fırsatı bulabiliyorsunuz.
Açıkça ortaya koyulan Muhammad Ali yanlısı duruş sayesinde kadının K'sinin filmde yer almaması beni mutlu etti. Muhammad Ali hayranları tarafından yaratılıp yorumlanan ve çoğunluğu 74'teki Rumble in the Jungle'ı konu eden eğlenceli bir belgesel.
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 7
7.2
Director : Leon Gast
Year : 1996
Leon Gast'ın röpörtajlarından ve Ali'nin ring içi/ring dışı orijinal footage'larından oluşan When We Were Kings en iyi belgesel Oscar'ını kazanmıştı. Bir Muhammad Ali biyografisinden çok Zaire'deki George Foreman-Muhammad Ali karşılaşmasına odaklı olan bu dökümenter sayesinde Muhammad Ali'nin renkli kişiliğini tanıma fırsatı buluyoruz.
Yalnızca filmde röpörtaj veren yönetmen Spike Lee'nin ağzından duyduğumuz Malcolm X bu dökümenterde hiçbir şekilde yer almıyor. Bu dökümenterde müslümanlık, askerlik ve mahkemeler de pek yer almıyor. Filmin büyük çoğunluğu Ali'nin kameralara verdiği röpörtajlar, basın toplantıları ve antremanlardan oluşuyor. Ayrıca WWWK'in o dönem Zaire'de yaşananları öznel bir şekilde de olsa bize aktardığı ve kronolojik yapılarımızı güçlendirdiği için öğretici bir yanı da var. Muhammad Ali'nin hayatından ve Zaire'deki Foreman-Ali maçından haberdar olsanız da maçla aynı organizasyon altında verilen konserleri dinleme ve o dönemin Afrika'sını yakından tanıma fırsatı bulabiliyorsunuz.
Açıkça ortaya koyulan Muhammad Ali yanlısı duruş sayesinde kadının K'sinin filmde yer almaması beni mutlu etti. Muhammad Ali hayranları tarafından yaratılıp yorumlanan ve çoğunluğu 74'teki Rumble in the Jungle'ı konu eden eğlenceli bir belgesel.
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 7
7.2
Interstellar
Genre : Sci-Fi, AdventureDirector : Christopher Nolan
Year : 2014
Oyuncu kadrosundaki McConaughey, Hathaway ve Casey Affleck gibi isimler sadece ''idare etti''. Rolü diğerlerinkinden az olmasına rağmen filmi izlemeden önce de tahmin ettiğim gibi büyük usta Caine cast'ta parıldayan tek isimdi.
Hans Zimmer'ın müzikleri çok başarılıydı. Aynı şeyi CGI için söylemek zor. Interstellar eğer Kubrick döneminde çekilmiş olsaydı özel efektleri gerçekten dikkat çekici olurdu ancak günümüzde tüm sci-fi'ler artık bu ayarda.
Nolan kardeşler senaryoda, teorilerin ve kuramların yanı sıra tahminlerine ve hayal güçlerine de bolca yer vermişler. Bilimle alakası olmayan insanları zorlayacak konulara değiniyorlar. Kıtlık, karadelik, paralel evren, zaman ve 5. boyut segment'leri kurala uygun, akla yatkın. Peki kalemle ve kağıtla üstünden geçtiği ışınlanma mevzusu neydi? Evet, ortada bu kadar büyük paralar dönerken olmayacak bir şeyi araştırmadan, danışmadan senaryoya eklemiş olamazlar ancak nereden bakarsam, neyi okursam okuyayım aklıma yatmıyor. Katı bir cismin herhangi bir çözülmeye uğramadan başka bir yere ''kestirme'' yapabilmesi biraz fazla iyimserce olmuş. Tabii bilimle alakası olmayanlar kadar bir de sinema ile alakası olmayan insanlar var. Her ne kadar Nolan'ın kurgusu muhteşem de olsa 3 saatlik çok uzun sayılabilecek bir runtime ile bu sinemayla alakasız kişiler sınanmış. Eminim bilimle ya da sinemayla alakası olmayan bu çoğu evrim geçirmiş hayvan film süresince yalnızca ''Ne kadar güzel bir roket, ne kadar güzel bir dünya.'' gibi düşünceler üretebilecek. Filmin başından ve sonundan hiç memnun kalmayacak. Sıkılabilecek bu kişileri de düşünen Nolan herkes filmin içine girebilsin diye tüm hipotezleri ve bilimsel gerçekleri ''zekasıza anlatır gibi'' anlatıyor. Yani film bi' nevi ''Sci-Fi for Dummies'' niteliği de taşıyor.
Kullanılan ''zor dil''e, güzel kurgusuna, sondayı takip sahnesindeki görsel ve işitsel şölene ve tamamı sudan oluşan o unutulmaz gezegene rağmen Nolan'ın son yıllardaki düşüşü bu filmde de devam ediyor. Artık asla ''Nolan ise mutlaka iyidir.'' diyemeyeceğim. Çünkü Nolan; Memento, Prestige ve Dark Knight'ta o kadar yükseğe çıkmıştı ki Inception, DK Rises ve Interstellar gibi iyi filmler bile onun aynı seviyede kalmasına yetmiyor. Gözü kapalı filmlerinin premiere'ine koşacak hala yığınla hayranı varken bir süre daha servetine servet katma filmleri çekmeye devam edecek. Bunu IMDb'de Interstellar'ın 9.0 olan ortalamasından da anlayabilirsiniz. İzleyiciyi yalnızca mısır ile kandırmayacağını fark edene kadar şimdilik... biraz daha mısır?
* Casting, Acting : 7
* Script : 7
* Directing, Aura : 8.5
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 7.5
7.5
American Hustle
Genre : Crime, DramaDirector : David O. Russell
Year : 2013
The Fighter'da Bale ve Amy Adams'ı, Silver Linings Playbook'ta De Niro, Jennifer Lawrence ve Bradley Cooper'ı kullanan David O. Russell, yeni filmi American Hustle'da saydığım 5 ismi birlikte kullanıp ses getiren bir cast yaratmış. Konuk oyuncu kıvamındaki De Niro'yu bir kenara bırakırsak diğer 4 oyuncunun 2014 Oscar'larına aday olduğunu bilmekte fayda var.
Jennifer Lawrence hakkında övgü dolu sözler yazmaktan sıkıldım. Sinema, bu kadar güzel bir yüzün bu kadar yetenekle donatılmış olduğunu yarım asırdır görmemişti. Bu filmde yardımcı oyuncu olmasına rağmen filmin başrolleri Bale ve Adams gibi isimlerin bile önüne geçti. Filmin kurgusunu, makyajları ve kostümleri çok beğendim. Ancak filmin güçlü yönleri olduğu kadar zayıf yönleri de mevcut. Senaryo ilgi çekicilikten uzak olmasının dışında birçok gerçekdışılığı da barındırıyordu. Absürt filmler için gerçekdışılık iyi olsa da herhangi bir absürtlüğü olmayan yalnızca nörotik 1-2 karakter barındıran bir filmin gerçekçilik çizgisinden fazla sapmaması daha iyi olurdu. Bunu başaramayan American Hustle bana çok sevdiğim 70-80 decade'ini veremedi. Bu kadar günümüz gibi gözüken mekanları kullanıp nasıl geçmişten bahsedebilirler anlayamadım. Ve son olarak bir miscast olarak niteleyebileceğim Bradley Cooper'ı ve oynadığı karakteri yapmacık ve itici bulduğumu belirteyim. Oysa Silver Linings Playbook'ta kendisini ilk kez başarılı bulmuştum.
2014 Oscar'larına tam 10 dalda aday olup hiçbirini kazanamayan, yer yer sizi güldürebilecek, içinde Jennifer Lawrence'ı barındıran over-rated bir film.
* Casting, Acting : 7.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 6.5
6.9
Argo
Genre : Drama, Thriller
Director : Ben Affleck
Year : 2012
The Town'la bizleri şaşırtmayı başaran, her geçen gün saygı duyulan bir kişiye dönüşen Ben Affleck'in 2013 yılı Oscar'larına damga vurduğu filmi Argo, İran-Türkiye-ABD-Kanada dörtgeninde geçen bir politik gerilim. Gerçek hayatlardan yaratılan hikayeleri, yakın tarihi ve dönemsel footage'ların film içinde kullanılmasını seviyorsanız Argo'yu da seveceksiniz. Başlangıçta durduğumuz nokta politika, yönetim ve yakın tarihe ilgi olarak ne kadar uzak ise sonunda varacağımız nokta da 10 tam puanın o kadar uzağında olacaktır. Bu bir sanat da olsa içinde yoğun politika ve tarih barındırdığı için Fransız fizikçi Pierre Duhem'in yazdıklarına göre bu filmin de herkes tarafından beğenilmesi pek mümkün değildir. Bana göre ise Argo için oluşan farklılıklar iyi-kötü ikilemi yerine iyinin derecelendirilmesi olmalıdır.
Cast'ın ve yaratılan gerilimin sonuna kadar ayakta tuttuğu film ending credits'te oyuncularımızın oynadıkları gerçek kişilere benzerliğini izlediğimiz sahne ile son buluyor. Bizi de yakından ilgilendiren iki ülkenin yakın tarihte yaşadıklarını bir sanat eseri değil de bir tarih kitabı olarak değerlendirebiliriniz. Elbette yazarın öznel anlatımıyla sahnelenen oyun tarihin gerçekleriyle %100 örtüşemez ancak tarih de tamamen öznellik üzerine kurulu değil midir?
Oscar'ı hak etti mi bilinmez ama Argo görülmesi gereken parasının hakkını veren eğitici ve öğretici bir film. Teşekkürler Ben Affleck ve tabii teşekkürler Planet of the Apes!
* Casting, Acting : 7.5
* Script : 7
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 8
* Naked Eye : 7.5
7.5
Director : Ben Affleck
Year : 2012
The Town'la bizleri şaşırtmayı başaran, her geçen gün saygı duyulan bir kişiye dönüşen Ben Affleck'in 2013 yılı Oscar'larına damga vurduğu filmi Argo, İran-Türkiye-ABD-Kanada dörtgeninde geçen bir politik gerilim. Gerçek hayatlardan yaratılan hikayeleri, yakın tarihi ve dönemsel footage'ların film içinde kullanılmasını seviyorsanız Argo'yu da seveceksiniz. Başlangıçta durduğumuz nokta politika, yönetim ve yakın tarihe ilgi olarak ne kadar uzak ise sonunda varacağımız nokta da 10 tam puanın o kadar uzağında olacaktır. Bu bir sanat da olsa içinde yoğun politika ve tarih barındırdığı için Fransız fizikçi Pierre Duhem'in yazdıklarına göre bu filmin de herkes tarafından beğenilmesi pek mümkün değildir. Bana göre ise Argo için oluşan farklılıklar iyi-kötü ikilemi yerine iyinin derecelendirilmesi olmalıdır.
Cast'ın ve yaratılan gerilimin sonuna kadar ayakta tuttuğu film ending credits'te oyuncularımızın oynadıkları gerçek kişilere benzerliğini izlediğimiz sahne ile son buluyor. Bizi de yakından ilgilendiren iki ülkenin yakın tarihte yaşadıklarını bir sanat eseri değil de bir tarih kitabı olarak değerlendirebiliriniz. Elbette yazarın öznel anlatımıyla sahnelenen oyun tarihin gerçekleriyle %100 örtüşemez ancak tarih de tamamen öznellik üzerine kurulu değil midir?
Oscar'ı hak etti mi bilinmez ama Argo görülmesi gereken parasının hakkını veren eğitici ve öğretici bir film. Teşekkürler Ben Affleck ve tabii teşekkürler Planet of the Apes!
* Casting, Acting : 7.5
* Script : 7
* Directing, Aura : 7.5
* Ease of Viewing : 8
* Naked Eye : 7.5
7.5
Alien Resurrection
Genre : Sci-Fi, Action, Thriller
Director : Jean-Pierre Jeunet
Year : 1997
Jeunet ve Joss Whedon'ın olaya el atmasıyla beraber dibe vurmuş seri gözle görülür biçimde aşama kaydetmiş. Whedon'ın yarattığı mizah Jeunet'nin tarzıyla uyumlu olduğundan ilk defa komedi aromalı bir Alien filmi ile karşılaşıyoruz.
Alien 3'te alien'larımıza duymaya başladığım sempati bu filmle beraber tavan yaptı. Resurrection'da sizi üzen sahneler arasında insan ölümleri yer almıyor. Tüm hikayeye bakarsak da alien'ları insanlara tercih ettiğimi söylebilirim.
İlk filmi es geçersek Weaver'ı ilk defa beğendim. Winona Ryder için aynı şeyi söylemem mümkün değil. 500 dakikalık uzun Alien yolculuğunda Ron Perlman'ın oynadığı karakter ve bu filmdeki Weaver'ın umursamaz ve alaycı tavırları sayesinde garip ama zaman zaman gülümsedim. Kimilerine göre yanlış tercih olan Jeunet'nin kara mizahını bu filmde hissebiliyorsunuz. Bu film bir sequel olsaydı Jeunet için ben de yanlış tercih diyebilirdim çünkü Alien'ının kemikleşmiş kitlesi Jeunet'nin ortaya koyacağı işi yadırgayabilirdi. Ancak Fincher'ın (berbat senaryo sayesinde) batırdığı seriyi tekrar canlandırmak istenmişse ki öyle, Jeunet'nin fazlasıyla iyi bir tercih olduğu ortada.
Weaver'ın kolundaki dövmenin anlamını ortaya koyan etkileyici sahne ve garip bir şekilde bizi üzen bir başka sahne için ekibe teşekkürler. Yolun açık olsun Alien!
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6.5
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 6.5
6.6
Director : Jean-Pierre Jeunet
Year : 1997
Jeunet ve Joss Whedon'ın olaya el atmasıyla beraber dibe vurmuş seri gözle görülür biçimde aşama kaydetmiş. Whedon'ın yarattığı mizah Jeunet'nin tarzıyla uyumlu olduğundan ilk defa komedi aromalı bir Alien filmi ile karşılaşıyoruz.
Alien 3'te alien'larımıza duymaya başladığım sempati bu filmle beraber tavan yaptı. Resurrection'da sizi üzen sahneler arasında insan ölümleri yer almıyor. Tüm hikayeye bakarsak da alien'ları insanlara tercih ettiğimi söylebilirim.
İlk filmi es geçersek Weaver'ı ilk defa beğendim. Winona Ryder için aynı şeyi söylemem mümkün değil. 500 dakikalık uzun Alien yolculuğunda Ron Perlman'ın oynadığı karakter ve bu filmdeki Weaver'ın umursamaz ve alaycı tavırları sayesinde garip ama zaman zaman gülümsedim. Kimilerine göre yanlış tercih olan Jeunet'nin kara mizahını bu filmde hissebiliyorsunuz. Bu film bir sequel olsaydı Jeunet için ben de yanlış tercih diyebilirdim çünkü Alien'ının kemikleşmiş kitlesi Jeunet'nin ortaya koyacağı işi yadırgayabilirdi. Ancak Fincher'ın (berbat senaryo sayesinde) batırdığı seriyi tekrar canlandırmak istenmişse ki öyle, Jeunet'nin fazlasıyla iyi bir tercih olduğu ortada.
Weaver'ın kolundaki dövmenin anlamını ortaya koyan etkileyici sahne ve garip bir şekilde bizi üzen bir başka sahne için ekibe teşekkürler. Yolun açık olsun Alien!
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6.5
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 6.5
6.6
Bridesmaids
Genre : Comedy, RomanceDirector : Paul Feig
Year : 2011
Süreklilik sağlayan hafif bir gülümseme, birkaç kez kahkaha atmak ve fazla sıkılmamak istiyorsanız Bridesmaids'i denemelisiniz.
Evlilik öncesi işlerin sarpa sarması komedisi olan Bridesmaids için The Hangover'ın dişi versiyonu da diyebiliriz. Başroldeki Kristen Wiig ayrıca filmin senaryosunu da yazmış. Oscar adaylığı kazandığı bu senaryoda yapı itibariyle pek başarılı olduğu söylenemez hatta içerik için kılişe bile denebilir. Ancak kullandığı bu feminen mizah aşırıya kaçılmamasını sağlamış. Tekrara düşmeyen ve sıkmayan hikayeye IT Crowd'dan tanıdığımız polis karakteri ve şişman nedime de eklenince film benzerlerinden bir adım öne çıkmayı başarıyor.
Eğer aradığınız bir chick flick ise bu film size göre. Eğer aradığınız bir absürt komedi ise bu film yine size göre. Bridesmaids, yalnızca slapstick ya da +18 olan comedy genre'sı için alternatif bir çözüm.
* Casting, Acting : 7
* Script : 7
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 6.5
6.8
Carnage
Genre : Comedy, DramaDirector : Roman Polanski
Year : 2011
Carnage; tek mekanda geçen, çocukları kavga eden iki ailenin 75 dakika boyunca iletişimde bulundukları bir tiyatro oyunu. Durum böyle olunca Carnage için oyuncuların filmi de diyebiliriz. Ev sahiplerinden Penelope rolündeki Jodie Foster sahnelere uygun bir biçimde fazla overacting yapıyor. Biz sinemada böylelerini sevmeyiz. Komedi filmlerinden tanıdığımız John C. Reilly ise en zayıf performansı sergileyen kişi. Bana fazla eğreti ve yapmacık geldi. Dayağı atan çocuğun annesi rolündeki Kate Winslet'ın performansını beğendim. Büyük filmlerin küçük oyuncusu bu filmdeki ani çıkışlarıyla dikkat çekiyor. Umursamaz ve yapmacık Nancy karakterinin aslolan mutsuzluğuna dönüşümünü çok iyi yansıtmış. Kocası Christoph Waltz ise filmin açık ara en iyisiydi. Aralarında zaten en yetenekli olan Waltz sanki oynamıyor, kendi karakterini bize izletiyor gibiydi. Bu düşünceyi kafamıza sokması bile önemli bir başarı. Ayrıca Waltz'in yer aldığı filmlerde yarattığı kara mizah havasını da seviyorum.
Filmin title'ına ve yönetmenin Polanski olmasına kanıp gittikçe çığrından çıkan bir gerilim bekliyorsanız bu filmi tercih etmeyin. Tiyatro seviyorsanız ve günümüz ailelerin ne durumda olduğunu bir de beyaz perdede göreyim diyorsanız bu filmi izleyebilirsiniz. Buscemi'nin Interview'undan bir adım önde.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 6
* Directing, Aura : 6.5
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 6.5
6.6
12 Years a Slave
Genre : Drama
Director : Steve McQueen
Year : 2013
Siyah ırkın köle olarak kullanıldığı dönem Amerikan tarihinin kara lekesidir. Başta Amerika olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde kölelik sisteminin kaldırılması hiç de kolay olmadı. Gerçek bir hayat hikayesi olan 12 Years a Slave de adından anlaşılacağı gibi New York'lu bir zencinin kaçırılıp 12 yıl boyunca köle olarak kullanılmasını konu ediyor.
Slavery o kadar lanet bir sistemdi ki düşünmek ve okuma-yazma yasaktı. Siyahların yaşamları itaat etmek ve tıpkı bir hayvan gibi verilen görevleri yerine getirdikten sonra bir kenarda dinlenmek üzerine kuruluydu. Her ne kadar büyük çoğunluğu savaş esirlerinden oluşsa da bunun daha eski örnekleri Orta Asya ve Orta Doğu'da da görülmektedir. 19. yy Amerika'sında yavaş yavaş tüm eyaletlerde kölelik yasaklanırken 1926 yılında BM'in kararıyla tüm dünyada kölelik yasaklanmıştır.
Kendisi de zenci olan ve 3. filmiyle Oscar heykelciğini kapan McQueen dramlara ve biyografilere özel ilgi duyuyor. Özellikle Avrupa Sineması'nın DNA'sında yer alan sahnelerin uzun tutulması durumuyla bu filmde sık sık karşılaşıyoruz. Belki bunun nedeni bir İngiliz olan McQueen'in Avrupa filmleriyle büyümesidir. Bazı sahnelerin gereksiz bir şekilde uzun tutulmasından hoşnut olmadığımı belirteyim. Sayısız törende aday gösterilen zenci oyuncular için herhangi bir eleştirim olmayacak çünkü hiçbirinin ne eksik ne fazla bir şey yaptığını düşünmüyorum. Karşımıza sürpriz olarak çıkan Brad Pitt ise filmin duyulmasında, ödüller kazanmasında ve tabii ki filmin yaratılmasında pay sahibi. Pitt, 12 Years a Slave'e producer'ı olarak para, şöhreti sayesinde de imaj transferi sağlamakta.
Son dönemin iyi filmlerinden biri olan 12 Years a Slave bir Hotel Rwanda olmasa da ondan daha çok ödül toplamayı başardı.
* Casting, Acting : 7.5
* Script : 8
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 7.5
7.5
Director : Steve McQueen
Year : 2013
Siyah ırkın köle olarak kullanıldığı dönem Amerikan tarihinin kara lekesidir. Başta Amerika olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde kölelik sisteminin kaldırılması hiç de kolay olmadı. Gerçek bir hayat hikayesi olan 12 Years a Slave de adından anlaşılacağı gibi New York'lu bir zencinin kaçırılıp 12 yıl boyunca köle olarak kullanılmasını konu ediyor.
Slavery o kadar lanet bir sistemdi ki düşünmek ve okuma-yazma yasaktı. Siyahların yaşamları itaat etmek ve tıpkı bir hayvan gibi verilen görevleri yerine getirdikten sonra bir kenarda dinlenmek üzerine kuruluydu. Her ne kadar büyük çoğunluğu savaş esirlerinden oluşsa da bunun daha eski örnekleri Orta Asya ve Orta Doğu'da da görülmektedir. 19. yy Amerika'sında yavaş yavaş tüm eyaletlerde kölelik yasaklanırken 1926 yılında BM'in kararıyla tüm dünyada kölelik yasaklanmıştır.
Kendisi de zenci olan ve 3. filmiyle Oscar heykelciğini kapan McQueen dramlara ve biyografilere özel ilgi duyuyor. Özellikle Avrupa Sineması'nın DNA'sında yer alan sahnelerin uzun tutulması durumuyla bu filmde sık sık karşılaşıyoruz. Belki bunun nedeni bir İngiliz olan McQueen'in Avrupa filmleriyle büyümesidir. Bazı sahnelerin gereksiz bir şekilde uzun tutulmasından hoşnut olmadığımı belirteyim. Sayısız törende aday gösterilen zenci oyuncular için herhangi bir eleştirim olmayacak çünkü hiçbirinin ne eksik ne fazla bir şey yaptığını düşünmüyorum. Karşımıza sürpriz olarak çıkan Brad Pitt ise filmin duyulmasında, ödüller kazanmasında ve tabii ki filmin yaratılmasında pay sahibi. Pitt, 12 Years a Slave'e producer'ı olarak para, şöhreti sayesinde de imaj transferi sağlamakta.
Son dönemin iyi filmlerinden biri olan 12 Years a Slave bir Hotel Rwanda olmasa da ondan daha çok ödül toplamayı başardı.
* Casting, Acting : 7.5
* Script : 8
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 7.5
* Naked Eye : 7.5
7.5
Deathtrap
Genre : Thriller, Mystery, Comedy, CrimeDirector : Sidney Lumet
Year : 1982
Ira Levin'in oyunundan beyaz perdeye aktarılan Deathtrap'in yönetmen koltuğunda efsanevi Sidney Lumet oturuyor. Cast'ta ise oyun yazarı Sidney Bruhl rolündeki Michael Caine'e öz hakiki Superman Christopher Reeve eşlik ediyor. Bu 2 isim dönemin en popülerlerinden olsa da Deathtrap hiçbir zaman gündeme gelmedi, gelemedi. Bunun nedeni belki kısıtlı screening, dar dağıtım ağı ya da sonradan oluşan hukuki sorunlar olabilir. Yıllarca İngilizce, altyazılı ve kaliteli bir versiyonunu beklediğim film, Lumet'nin en unutulmaya yüz tutmuş eseri olabilir.
Zaman zaman film içinde film senaryolarıyla karşılaşıyoruz. Deathtrap ise film içinde oyun. Hatta film içinde oyun içinde oyun da denilebilir. Birçok twist'i bulunan Deathtrap, gitgelleriyle kurşunu bitmek bilmeyen bir silah gibiydi. En kuvvetli özelliği olan senaryosunun bu kadar zorlanması ise beni memnun etmedi. Bu durum, Death Trap adlı silahın zaman zaman tutukluk yapmasına neden oldu. ''Sanat, sanat içindir.''i de aşıp sanat yazarın kişisel tatminidire döndü. Plot her ne kadar başta parıldasa da film sonunda izleyici koltuğundan yorgun ayrılıyor.
Tamamı tek mekanda geçen film kafanızda birkaç soru işareti bırakabilir. Farklı olmaya çalışan ve bunu başaran nadide bir Ira Levin-Lumet eseri.
* Casting, Acting : 6.5
* Script : 7
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 6.5
* Naked Eye : 6.5
6.7
Despicable Me
Genre : Animation, Comedy, FamilyDirector : Pierre Coffin, Chris Renaud
Year : 2010
İlk filmde Red Mist ikinci filmde Motherfucker olan Kick-Ass'in Chris D'Amico'su ile Addams Family'nin amcası Fester'ı karşı karşıya getiren bir animasyon. Elbette bahsettiğim iki karakter de onlar değil ancak gerek fiziksel gerek davranışları itibariyle inanılmaz bir şekilde D'Amico ve Fester'ı izlemiş gibi hissettim. Piramit'in çalınmasıyla başlayan film izleyiciye ilk şoku yaşatıyor. İlk sahnede Mısır'ın Piramit'i çalınıyor, devamında sürekli kötülükler yapan gothic bir karakter Ay'ı çalacağını iddia ediyor. Herhalde ilk 15 dakikası bundan daha fiyakalı olan bir animasyon zor bulunur.
Carell, daha önce ondan sıkça izlediğimiz aksan taklitlerini çok komik yaptığı için aksanlı konuşan başrol Gru'yu da kendine has bir şekilde başarıyla yorumlamış. Özellikle 3 kız kardeşten ufağının ve minion'ların da şeker mi şeker olduğu animasyon, iyilik ve kötülük arasında gidip geliyor. İdea ve plot açısından daha fazlasını vadetse de bize sunduğu hafif Pixar duygusallığını ve sosyal mesajları da kabul edilebilir buldum. Efsane gibi başlayan film kendini çok bozmadan sona erdi.
Güzel bir animasyon izlemek istiyorsanız Despicable Me'yi deneyebilirsiniz.
* Characters : 7.5
* Script : 7
* Directing, Aura : 7
* Ease of Viewing : 7
* Naked Eye : 7.5
7.2
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










